reklam

Zarafet ve Görgü Kurallarını Herkes Öğrense Dünya Ne Güzel Olurdu

"Görgü kuralları" ve "zarafet eğitimi" denilince, bizim neslin aklına nedense ilk olarak, hemen şu "Analar Ölmez" isimli komik Yeşilçam filmi gelir. Perihan Savaş'ın Sezercik'in köylü annesini canlandırdığı ve çılgınca aşık olduğu halde, kendini hor görüp, yüz vermeyen zengin adamdan (Sezercik'in babası) intikamını, şehirli ve güzel bir kadına dönüşüp almayı planladığı için yürüme, diksiyon vs. dersler aldığı o meşhur sahne özellikle de! Karnını içine çekip, dik durarak "Ben dünyanın en güzel kadınıyım" diye yürümesi beklenirken; "Ben dönyanın en gözel garısıyam" diye kasım kasım kasıldığı hani... :) Bu sahnelerle alakası olmayan bir sistemle, İsviçre'deki "ladylik" okullarında verilen öğretiler ışığında, ben de geçtiğimiz haftalarda "instagram takipçilerimin @UsengecSef hesabımdan gördüğü gibi, harika bir zarafet eğitimine katılıp, sertifikamı almanın sevincini yaşadım. Eee öğrenmenin sonu yok! :)



Bu konuda çok muzdaribim a dostlar! Düşünün ki, sabah sabah tüm güzel enerjinizle işyeri veya apartmanınızda, asansöre bindiğinizde "Günaydın" diye gülümsediğiniz kişi, o bir metrekarelik yerde sizi duymamış gibi başka yerlere bakıyorsa, işte bu hiç de zarif bir hareket değil bence. Hadi okulu filan geçtim, aileden de mi en ufak bir görgü eğitimi almamıştır ki bu insan?

Spor salonunda soyunma odasına giriyorum, genci-yaşlısı bir sürü hanım. "Günaydınnn!" diyorum Ses yok... Bence kesinlikle bu kişilerin özgüven eksikliğinden kaynaklanıyor cevap vermemelerinin sebebi, başka ne olabilir ki? Sonra içimden tam de "hak etmeyen insanlara ben de bir daha selam vermeyeceğim işte!" dediğim anda, karşıma nur yüzlü tatlı bir hanım çıkıp, sıcak bir sohbet açıyor, işte o anda mest oluyorum, "iyi bari böyleleri de varmış arada" diye. Yerinde bir teşekkür, uygun bir selamlaşma, gerektiğinde özür dileyiş, takdir ve sevgiyi ifade konularında toplum olarak alınacak çok yolumuz var maalesef çook! :)

İnanın ki, sıcakkanlı, doğal ve genelde güleryüzlü bir insan olarak, günlük hayatımda tanıdık tanımadık fark etmez komşularıma selam da veririm, yeni bir mekana girdiğimde de herkese "merhaba" derim, yeri gelir kapı tuttuğum, yol verdiğim de olur. Hayır, ne olacak ki, elime mi yapışacak? Bunun karşılığında tek beklentim, sıcak bir teşekkür. O kadarcık! Ama eğer o kişi, (afedersiniz biraz nezaketimden ödün vereceğim ama) karşısında "babasının uşağı" varmış gibi, hiç bir şey söylemeden geçerse, işte o zaman ne yapacağıma karar veremiyorum. Kendime kızsam, ben yanlış bir şey yapmadım; o kişiye söylensem, tartışmak zorunda kalacağım ki bunu da hiç sevmem. Ben de kendimce bir taktik geliştirdim, mesela aynı örnekten gidecek olursak; diyelim ki kapıyı tuttum, yüzüne bakıyorum, "hödük" gibi (ay tekrar pardon!) selam vermeden ve teşekkür etmeden geçti... Hemen o anda "Ammman efendim, ne zahmeti! Aaa Allah aşkına, rica ederim" diyorum. "Hönk!" diye şaşırıp kalıyor. Yapın valla çok eğlenceli. :)

Katıldığım pek çok sertifika programı arasında, yıllar önce aldığım "Adab-ı Muaşeret Kuralları" eğitimi de vardı. Çok önem verdiğim bir konu olduğu için, öğrendiklerim hafızamda kendine oldukça iyi bir yer edinmişti aslında ama, ne zaman ki bir gün Vogue Dergisi'ni karıştırırken, "Türkiye'nin ilk Zarafet Akademisi"nin kurslarıyla ilgili bir yazı gördüm, "bilgilerimi tazeleme zamanım gelmiş" dedim ve arayıp, en yakın eğitime, hemen rezervasyon yaptırdım.

Yaygın olarak yanlış bilinen bir kelimeyi de bu arada vurgulayayım. Doğrusu "Zerafet" değil, "Zarafet"tir ve "zarif olmaktan" hatırlayabilirsiniz. Zarafet; sosyal yaşamda nezaketi, iş yaşamında iş etiketini ve kamuda da protokol kurallarını ifade ettiği için, en büyük pozitif etkisi de "özgüveninize" olur aslında. 

Çocuklar, gençler ve yetişkinlere yönelik eğitimlerin verildiği Zarafet Akademinin kurucularından Gökhan Dumanlı, kişisel gelişim alanında eğitimler veren, uluslararası bir "yaşam koçu" aynı zamanda. Kendisi inanılmaz zarif, "haza" bir beyefendi! Duruş, yürüyüş, konuşma, hitap, diksiyon, her konuda çok çok iyi ve ondan öğrenecek o kadar çok şey var ki...




Öğretici olduğu kadar çok da eğlenceli geçen ve uygulamalı bölümleri bol bol olan derslerin hakkını en iyi şekilde verebilmek için, maddi odaklı davranmayıp, sınıflarda katılımcı sayılarını oldukça sınırlı tutuyorlar, ki bu harika bir şey. Bu yüzden hem az ve öz sayıda kursiyerle yapılması ve hem de böyle bir konuya ilgi duyduğuna göre; belirli düzeyde iyi bir aile terbiyesi almış, düzgün insanlarla bir arada olmak, onların hala var olduğuna bizzat şahit olmak ve onlarla yeni arkadaşlıklar kurmak, inanın içinizde insanlık adına bir umut ışığı doğuruyor. 



Benim de katıldığım ve Nişantaşı'nda seçkin bir otelde verilen "İş hayatında ve Sosyal Yaşamda Zarafet ve Asalet Eğitimi" için sadece 1 hafta sonumu ayırmam yeterli oldu. Kursa gelmeden önce size yanınızda bir düz, bir de topuklu ayakkabı, kurşun kalem ve orta kalınlıkta bir kitap getirmeniz söyleniyor. Sabah 10:00'dan akşamüstüne kadar süren dersin nasıl başlayıp, nasıl sona erdiğini anlamıyorsunuz bile. O kadar eğlenceli ki, hiç bitmesin istiyor insan. 



İlk gün, zarif bir şekilde oturmayı, kalkmayı, tokalaşmayı, yürümeyi, tanışmayı, ast-üst ilişkisi yani iş ve sosyal yaşamda, "adab-ı muaşeret" kurallarına göre nerede durup, nasıl davranmak gerektiğini Sevgili Gökhan Dumanlı'dan öğrendikten sonra, kendi aramızda tiyatro tadında çok eğlenceli, bol kahkahalı uygulamalar yaptık. Dediğim gibi seneler önce de bu tarz bir eğitimden geçtiğim için, benimki biraz arada unuttuklarım varsa, bu bahaneyle tekrar hatırlama amaçlıydı ama, bu kurstan umduğumdan çok daha fazla tat aldım ve öğrendiklerim çok daha kalıcı şekilde aklıma yazıldı. 


Yeri geldi, diksiyonumuzda nelere dikkat etmemiz gerektiğini öğrenmek için yüksek sesle birbirimize metinler okuduk; yeri geldi farklı duruş şekillerimizde, aslında karşı tarafın bizi nasıl algıladığını konuştuk ve kendimizde çeki düzen vermemiz gereken hallerimizi öğrendik. 

Zarafet Akademi'deki ikinci günümüzdeyse sofra adabından tutun da, doğru renk seçimine, aksesuar kullanımından, imaj yönetimine kadar 8 saatlik bir eğitim daha geçirdikten sonra, ben dahil tüm katılımcılarda oluşan ciddi farkındalığı görmeliydiniz:) Aramızda bulunan çocuk sahibi arkadaşların, burada öğrendiği önemli detayları, evlatlarına da öğreteceklerini düşününce, heyecanım daha da arttı. "Şu hayatta güzel şeyler de oluyor" dedim kendi kendime:) 

Çünkü görgü kuralları hayatın her anında hepimizin, her an ve her yerde ihtiyacı olan, toplum olmanın ve insanca yaşamanın en önemli gerekliliklerinden birisi bence. 


Ben biraz geç fark etmiş olsam da, "Zarafet Akademi" meğer 4 yıldır faaliyetteymiş, hatta Eğitmenimiz Gökhan Bey bu süreçte Beyaz Show ve en çok izlenen sabah programları gibi, pek çok yerde konuk olarak, uzun zamandır hanımlara ve beylere, zarafetin inceliklerinden bahsedermiş. Beyaz Show'daki programdan o kahkaha dolu bölümlerden birini eğer aşağıda açılmıyorsa, şuradan da izleyebilirsiniz. :)


Dersler ilk olarak, kişinin kendisiyle doğru iletişim kurması sağlanarak başlıyor. "Ben kimim?", "Dışarıdan nasıl algılanıyorum?", "Aslında kim olmak istiyorum?’ gibi sorularla, içeriden dışarıya bir değişim süreci başlatıyorlar. Ardından eğitimin en temel konuları olan yürüyüş-duruş, oturma-kalkma, selamlaşma, tanışma-tanıştırılma, beden dilinin etkin kullanımı, imaj yönetimi, ast-üst ilişkileri, sosyal davranış kuralları, masa kültürü ve düzeni, iş hayatının incelikleri derken, tamamen pratiğe dayanan oldukça geniş kapsamlı bir içerik sunuyorlar. 

Bence Türkiye’nin böyle bir akademiye kesinlikle ihtiyacı vardı. Sadece çocuk ve gençlere yönelik değil, aynı zamanda yetişkinlere de hizmet sunması harika bir özellik. Çünkü az önceki asansör, spor salonu veya kapı tutma örneğinde anlattığım ve beni hayal kırıklığına uğratan herkes, maalesef ki yetişkin... Demek ki başta da dediğim gibi öğrenmenin sonu da, yaşı da yok! :) 


Benim de bizzat arkadaşlarımdan gördüğüm üzere, bu kurslara kendini geliştirmek ve artı değer katmak isteyen, kadın-erkek, her yaştan ve meslek grubundan insan katılıyor. Bizimkinde uçağa atlayıp, sırf bu eğitim için başka şehirlerden, hatta başka ülkelerden gelenler bile vardı, siz daha düşünün! :) 

Özellikle kurumsal olarak, çok yoğun bir talep görüyorlarmış. Çünkü artık rekabet dünyasında tek başına bilgi sahibi olmak yeterli gelmediği gibi, onun nasıl sunulduğu da büyük önem taşıyor. İşe alımlarda, IQ'dan çok EQ yani duygusal zeka testleri yapılması da bunun kanıtı... 

O zaman size tavsiyem, yeni yılla birlikte kendinizi geliştirmek adına güzel kararlar alıyorsunuz ya hani? Heh işte! O listeye 2 günlük bir "Zarafet" eğitimini de katın, inanın çok mutlu olacaksınız. Kurs tarihiniz gelene kadar havasına girmeniz için size bir kaç keyifli alıştırma veriyorum öyleyse, hazır mıyız? 

Hadi bakalım, ayağa kalkıyoruz. Karnı içeri çekiyoruz. Yüz yere paralel, ayak uçları hep karşıyı gösterecek, avuç içleri hep içeri (bacaklarımıza doğru yani) bakacak şekilde dik olarak yürüyoruz. Normalde böyle yürüyen birisi değilseniz, bir anda nasıl da fark yarattığınıza aynada bir bakın derim:) Yakın arkadaşıma yaptırdım, yeni imajına inanamadı. Daha durun, bu ne ki? :) 

Tokalaşma: 

Diyelim ki yolda birisiyle karşılaştınız ve tokalaşacaksınız. Bazıları var elinizi alır ve limon sıkar gibi tüm gücüyle sıkarak, adeta o esnada "metakarpal" kemiklerinizi tuz buz etmeye çalışır. Neyin güç gösterisi anlamıyorum ki? Hayır, şu anda böyle "ilk insan" gibi sıkarak elimi acıttın diye ben sana daha mı çok saygı göstereceğim zannediyorsun? Hadi canım! O kişiyi öyle bir mimlerim ki, bir daha da asla elimi uzatmam ben. Var öyle çevremde bir kaç kişi... Yüzlerine de söylüyorum, "elinizin ayarı yok!" diye:)

İşte bu tarz insanlara çok kızdığım kadar, sadece parmak uçlarını uzatan ve minimum temasla hemen elini kurtarmaya çalışanlara da tahammülüm yok. Bunu kadınlar daha çok yapıyor ama erkeklerde de rastlıyorum. Sanki karşısındakinden tiksiniyor da, mecburen parmak uçlarını feda ediyor sadece. Kararında bir selamlaşma için en ideali; iki taraf da elini uzatacak, avuç içleri birbirine değecek şekilde el ne çok sıkarak, ne az sıkarak, tam kararında kavranacak ve o esnada göz teması da kurularak, minik bir tebessüm edilecek. İşte bu! Bir de şu kurban pazarlığı yapar gibi, eli yakalamışken, aşağı yukarı sallayıp durmak yok tokalaşırken, sadece bir kere sallamak yeterli bilesiniz:) 


Bu arada kural olarak, ilk karşılaşmalarda önce kadının elini uzatması beklenmeliymiş. Kurumsal yerlerde ise kadın-erkek fark etmeksizin, önce "üst", asta elini uzatmalıymış. Yani müdür elini uzatmazsa, altında çalışan elini önce uzatamıyor. Kısacası iş yaşamında cinsiyet yok, tamamen hiyerarşi var. Bu da benden size küçük bir tüyo olsun! :) 

Otururken: 

Kadınların, olduğundan biraz daha ince görünmesi için, koltuğa çok hafif yan oturması ve sağ bacaklarını solun üstüne atarken, her iki bacağını da çok hafif yana doğru eğmesi zarif duruyor bilesiniz. :) 


Erkek, bir centilmen olarak, yürürken her zaman cadde tarafında olmalıymış. Peki ya merdivenlerde nerede durmalı? Merdiven çıkarken erkek bir adım arkada, inerken de bir adım önde olmalıymış. Hayır efendim, frikik yakalamak için değil, olur da kadın takılır düşerse mazallah, ona zarar gelmesine engel olmak için! :) Kuralların hep mantıklı bir dayanağı var işte görüyoruz:) 

Restoranda: 

Diyelim ki şık bir restoranda yemek yiyeceksiniz. Bir kere kapıdan ilk olarak erkek girip, kadına kapıyı açıyormuş. Garsonlar uzaktaysa, "huuop yeğenim!" ya da "Genç! Bakar mısın?" gibi sözlerle değil, göz temasıyla iletişim kurup, yanına çağırıyormuş. Menüyü incelenip, ne yenileceğine karar verildiğinde, varsa kapağı kapatılıp, kenara bırakıldığı zaman; garson da sipariş alma zamanının geldiğini anlayıp, yanlarına gideceği için, garsonun tekrar gelmesini istiyorsanız, karar verdiğinizde menüyü bırakmanız önemli. Bir de kadın, ne istediğini önceden erkeğe söylüyor ve siparişi garsona "erkek" veriyormuş. Bakın bu önemli! :) 


Masa Adabı: 

Masa Kurallarından da kısaca bahsedeyim mi? 

Dik bir şekilde sandalyenizde oturuyorsunuz. Dirsekler kesinlikle masaya konmuyor. Sadece bilek hizasından elleriniz masanın üzerinden görünmeliymiş. 

Oturur oturmaz kumaş peçetenizi kucağınıza seriyorsunuz. Öyle tabak altına yayma, ya da boynunuza sıkıştırma filan yok! :) Diyelim ki, kısa süreliğine masadan kalkıyorsunuz, (Tuvalete filan gitmek için) "Müsadenizle" diyip kalkarken, peçetenizi de (düzgünce katlamaya gerek olmadan) koltuğunuza bırakıp giderek, geçici bir süre için kalktığınızın işaretini veriyormuşsunuz. Koltuğunuza mı?! Bakın bunu ben de bilmiyordum. Tabağın kenarına bırakıyordum, yeni öğrendim. Meğer o, yemeğiniz bittiği zaman yapılırmış. Yoksa geldiğinizde tabağınızın yerinde yeller estiğini görebilirsiniz devam etmeyeceksiniz sanılarak... 


Gelelim çatal bıçak kullanımına... Bu konuda konuşulurken hep aklıma, onlarca kere izlediğim ve hala doyamadığım, çocukluğumun efsane romantik komedilerinden, Julia Roberts'ın oynadığı "Pretty Woman" filmindeki komik restoran sahnesi gelir. :) Bütün çatal kaşıklarının hangi sıayla kullanılacağının dersini, rezil olmamak için yemekten hemen önce almıştır ama kabuklu salyangoz servis edilince, kullanmayı bilmediği penseyle maşa karışımı bir alet yüzünden fırlayan yemeği garsonun havada yakalamasına, aman ne gülerdim o zamanlar:) 

Haydi size bu konuda bildiklerimi de aktarayım birazcık. 

Bir kere unutmamak için en kolay olan kural şu ki; çatal ve bıçak kullanımı dıştan içe doğru gidiyor. Yani tabağın solunda ve sağında duran o çatal bıçaklar var ya, heh işte en dıştakilerden başlıyorsunuz ve tabağınız değiştikçe, siz de bir sonraki çatal bıçağa geçiyorsunuz gibi düşünün:) Tabağın üstünde duran minik bir çatal ve bıçak varsa, onlar da tatlı için tabi ki:) 


Yemek bittikten sonra veya biraz ara verildiğinde kullanılan çatal bıçağın nereye, ne şekilde ve hangi açıyla konulması gerektiği bile farklı anlamlar içeriyor. Anlayacağınız kendimizi geliştirmek için öğrenilecek şey o kadar çok ki aslında. Önemli olan üşengeçlik etmeden, bir yerden başlamak! :) 

Eğitmenimiz Gökhan Bey' sorulduğunda, Türkiye'nin en zarif erkeği olarak Beyazıt Öztürk, Halit Ergenç, Mehmet Günsur, Güneri Civaoğlu ve Mehmet Aslantuğ gibi zaten bizi şaşırtmayan bir sonuçla, her zaman centilmen ve zarif olmasına alıştığımız isimleri seçiyor. Kadınlarda ise, düne kadar Zerrin Tekindor’u kesinlikle tek geçiyordu, taa ki "zarafet abidesi" dediği "Üşengeç Şef"le tanışana kadar. Hihi Şaka canım, ah keşke... Nerede o günler! :) 


Aldığım kursun tadı öyle damağımda kaldı ki, gönül ister ki, Gökhan Bey gibi işinin ehli kişilerin yetiştirdiği yeterince öğretmenimiz olsun ve Milli Eğitim okul müfredatına böyle bir eğitim konulsun! Bu arada müjdeli haberi yine ilk olarak ben vereyim! Gökhan Dumanlı'nın kaleme aldığı ve "İş ve sosyal yaşamda zarafet" konusunu tüm detaylarıyla anlattığı kitabı, Şubat ayında raflarda yerini alacakmış. :) 

Sadece Zarafet eğitimi değil, Diksiyon, Stres Yönetimi, Yaratıcı Drama, Eğitimcinin Eğitimi, Zaman Yönetimi, Yönetici Asistanlığı, Business Etiket, Protokol Kuralları gibi daha pek çok eğitimin de verildiği Zarafet Akademi'yi yeni yılda kendinize bir güzellik yapmak için aklınızın bir köşesine yazın derim.


-------------------------------------------------- 
Değerli Okuyucularımdan Minik bir Rica:

Eğer yorum yazmak ya da soru sormak isterseniz, öncelikle şuraya tıklayarak, bloguma üye olmayı unutmayın ki, yazılarınız "Adsız" çıkmasın, ben de sizi tanıyabileyim, olur mu? :)


Zarafet Akademi iletişim Bilgileri: 



Tel: (0212) 261 74 68
Web: www.zarafetakademi.com

5 yorum:

  1. Dilekciğim anlattıklarınla 1. zarafet dersimi aldım.Çok teşekkür ederim her zaman aydınlatıcı konular üzerinde durduğun için.Seni seviyoruz.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aman Nursen Hanımcım, siz doğuştan öyle asil ve sevecensiniz ki, ben de sizi çok seviyorum:)

      Sil
  2. Harika bilgiler güzel egitim bende GQ dergisinde okumuştum. Sevgiler...
    www.intrustweeat.com

    YanıtlaSil
  3. Sevgili sefim çok teşekkür ederim bu güzel bilgileri bizimle paylaştığınız için. Sevgiyle kalın ☺

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Esracım rica ederim bi'tanem :) Sevgiler!

      Sil

Yorumlarınız benim için çok önemli.
Üşenmez de web sitemin sağ en üstündeki "Bloguma Üye Olun"a tıklayarak sadece 2 saniyede üye olursanız, mesajlarınız "adsız" çıkmazlar ve ben de sizi isminizle tanıyabilir ve daha da mutlu olurum bilesiniz:)