reklam

Dondurma Aşkına 30 Kişilik Sırada Beklemek!

Bağdat Caddesindeki mağazalara aşina olanlarınız hak verecektir ki; bırakın caddeye çıkan ara sokakları, ana cadde üzerinde olmasına rağmen, seviye farkı olan dükkanların bile sonu %90 hüsran olur. Bu kuralı bozan o %10'luk mucize dilimde ise, yolun bir sıra arkasında kalmasına rağmen iyi iş yapan Kırıntı, Bafetto Pizza ve Zamane Kahvesi gibi bir kaç mekan anca sayılabilir. 


Fotoğaf: Fehmi Cihan Ünlü

Bir elin parmaklarını geçmeyecek bu ender rastlanan örneklerin mucizevi ticari başarıları hafife alınıp, hiç bir adam akıllı fizibilite çalışması yapılmadan, nasıl bir dolduruşa geliniyorsa artık, dönem dönem "cenabet" olduğu, aslında sık sık tabela ve dekorasyon değiştirmesinden ve devamlı tadilatta olmasından çok da aşikar olan dükkanların, büyük umutlarla kiralandığını görüp, "Vah vaaah! Yazık olacak yapılan masraflara..." diyorum.
  
Bütün bu açılan-kapanan dükkanlar arasında, yine caddeye cephesi olmayan ve diğer mağazaların arasında kalmış sayılabilecek bir lokasyonda küçücük bir dükkanın "Sorbe ve Dondurma - Yaşar Usta" tabelasıyla açıldığını gördüğümde kayıtsız kalamadım ve siftah yapsınlar diye ilk gününden "hayırlı olsun"a bi' uğradım:)

Meslek hayatına 7 yaşındayken atılan Yaşar Usta'nın, Bostancı'daki merkez dükkanı olan Dondurmacı Yaşar Usta, 18  farklı Dondurma ve 17 farklı Sorbe çeşidiyle öyle çok beğeni görmüş ki, zaman içinde 4.Levent ve Ayvalık Sarımsaklı Plajında da şubeler açmış.



Bağdat caddesinde yeni açılan bu dükkanın işletmeciliğini yapan Beyle yaptığımız sohbet esnasında, kurumsal bir şirkette yöneticilik yaparken, Yaşar Usta'dan ilk franchise'ı alarak, mevcut görevinden ayrılıp, bu küçük dükkanı açma cesareti gösterdiğini öğrendim ve dondurmaları hakkında biraz bilgi aldım.




Keçi sütü ve manda kaymağı ile hazırlandığını belirttikleri Dondurmalarında, Kaymak, Çikolata, Karamel, Kestane, Fıstık, Badem, Ceviz, Sakız, Hindistan Cevizi, Beyaz Çikolata gibi bilinen çeşitler yanında; Tahinli, Güllü, Hurmalı, Tarçınlı ve Fıstıklı Çikolatalı gibi daha önceden görmeye çok alışık olmadığımız çeşitler de mevcut...



Toplamda 35 farklı varyasyonu olmasına rağmen, mekanın büyüklüğü elverişli olmadığından, aynı anda sadece 10 çeşit kadar satışa sunabiliyorlarmış. İlk kez deneyeceğimiz için, favorilerimizden oluşan 1 Kiloluk karışık bir paket yaptırıp, yemek sonrası "haflf" bir tatlı niyetine heyecanla denemeye koyulduk.



En çok hangi çeşidini beğendiğimize gelince, bizim için kazanan, açık ara; Fıstıklı Çikolata oldu. İçinde gerçekten çok yoğun miktarda bulunan tam fıstık tanelerini görürseniz ve  bir ara fırsat bulup da lezzetini tadarsanız, sebebini siz de anlayabilirsiniz:)





Kavun, Çilek, Nar, Muz, Karadut, Kayısı, İncir, Şeftali, Mandalina, Kivi, Üzüm, Armut, Karpuz, Elma, Limon, Böğürtlen ve Vişne çeşitleri bulunan Sorbelerinde ise en iddialı oldukları özellik; organik meyveler kullanıyor olmaları... 

Şahsen çok "sorbeci" değilim, ama arkadaşlarım arasında Avrupa yakasından kalkıp, Yaşar Usta dondurması için, Pazar-Pazar asla geçmeye cesaret etmeyecekleri köprü trafiğini göze alarak, Yaşar Usta motivasyonuyla Cadde'ye gidenler var ki, düşünün artık ne kadar beğendiklerini:)



Hakkını vermek gerekir ki, ilk tadımda Tahinlisini de oldukça başarılı bulmuştuk. O hevesle, biraz fazla yeyince aşırı tatlı olduğu için adamın içini biraz baydığını da söylememe gerek yok değil mi?:) 



Yaşar Usta'nın Bağdat Caddesi dükkanının, tezgah bölümünün bulunduğu cephesi, oldukça dar olduğu için, aynı anda kısıtlı sayıda çeşidi sergileyebildiklerinden ötürü, en beğendiğiniz ve aklınıza koyduğunuz çeşidi, bi' hevesle gidip de bulamamak, insana biraz hayal kırıklığı yaşatmıyor desem yalan olur. 

Az önce bahsettiğim gibi, arada ya da arkalarda kalıp unutuldukları için başarısız olarak, kısa sürede kapanıp giden işletmelerin aksine, ezber bozan bir örnek oluşturan ve gördüğü büyük rağbet karşısında, gece-gündüz, hafta içi-hafta sonu ne zaman geçsem, önünde devamlı minimum 20-30 kişinin sıra beklediği bir dükkan haline gelen bu mekanda, alan darlığından ötürü, ön tezgahta aynı anda sadece 2 kişi hizmet verebildiğinden dolayı, dondurmanızı alana kadar uzun uzun beklerken, biraz sabırsızlanıyorsunuz doğrusu...



"Topu topu 1,5 TL" mesajıyla satışa sunulan Yaşar Usta dondurmasının, bu fiyatı ilk bakışta, ucuzmuş gibi bir algı yaratıyor... Ama sunulan topların ebadı, çoğunluk tarafından "pahalı" olarak kabul edilen marka dondurmaların yarısından bile küçük aslında. 




Hazır bu derece revaçtayken, bir an önce daha uygun bir dükkana taşınarak ve bu sayede daha fazla çeşidini, daha fazla kalifiye elemanla, biraz daha hızlı şekilde servis ederek, mevcuttakinden de yüksek hacimli satış hedeflerine ulaşabilecekleri düşüncesindeyim. Lakin ara sıra heveslenip, "hadi şu fıstıklı çikolatasından alalım" dediğimiz her seferde, o an için ellerinde olmadığı cevabını almak ya da 20 dakika bekleyip, sıra en nihayet size geldiğinde, istediğiniz ceşidin az önce tükendiğini ve devamının da olmadığını duymak, biraz sinir bozucu olabiliyor :)  

Sorbelerinin lezzeti için de söylenen şöyle bir rivayet var: Kavunlu Dondurmasının tadı, meyvenin aslına öyle çok benziyormuş ki, rakıya meze yapan varmış deniliyor:))



"Bu kadar anlata anlata canımızı çektirdin, ama bize yakın bir Yaşar Usta yok kiiii, fırk fırk" diye hayıflanan ve iç çekenleriniz varsa ve eğer oturup yapmaya üşenmezseniz, Dondurmacı Yaşar Usta'nın kendi sitesinde yer alan basit bir Vanilyalı Dondurma Tarifine buradan ulaşabilirsiniz. 

Hem kim bilir belki kendinizi geliştire geliştire geleceğin "Marka Dondurmacılarından" biri de siz olabilirsiniz. Neden olmasın? :)

Amara Dolce Vita Hotel'de Adı Gibi Tatlı Bir Tatilden

Koşuşturma dolu yoğun bir temponun arasında 4-5 günlük bir Antalya tatili, gerçekten doping gibi gelir umuduyla, bolca methini duyduğumuz Tekirova'daki "Amara Dolca Vita Luxury Hotel"e gitmek üzere bavulumuzu hazırladık. 

Yağmurlu bir İstanbul sabahını ardımızda bırakarak, kara bulutların da etkisiyle türbülanstan türbülansa hoplaya zıplaya geçirilen eğlenceli(!) bir uçuştan sonra yemyeşil palmiye ağaçlarıyla, masmavi gökyüzüyle ve lacivert deniziyle bizi karşılayan Antalya'ya inmiştik bile. 



Otele vardığımızda bizi altın varak, krem ve siyah tonlarıyla, devasa avizesiyle, sütunlar, heykeller ve yağlı boya tablolarıyla oldukça şatafatlı, İtalyan mimarisi ağırlıklı bir bina karşıladı... İlk izlenim benim için etkileyiciydi.



2006 yılında açıldığını ve 700 yatak kapasiteli olduğunu öğrendiğimiz otelin tamamında, aynı şıklık ve kalite hakimdi.  




Etrafı tanıtan görevlinin anlattıklarından hatırladığıma göre, içinde 15 kadar farklı konseptte A la Carte Restaurant ve 7 büyük havuz bulunuyormuş. 


Deluxe odamıza geçtiğimizde de yine aynı ferahlık, konfor ve şıklıkla karşılaşmak güzel oldu. İşte nihayet tatil başlıyordu. 


Eşyalarımızı yerleştirmenin ardından, biraz odada dinlenip, hemen kendimizi etrafı keşfetmek üzere dışarı attık ve "ne, neredeymiş" öğrenmeye başladık. Benim önceliğim tabi ki de yemeklerdeydi:)

Öğle yemeği için ilk kez şereflendirdiğimiz Açık Büfe'ye önce biraz temkinli yaklaştık. İçten içe bu günlerin popüler deyimiyle "yemezler!" dedik. Çünkü zaten hala mehter takımı kıvamında iki alıp bir verdiğimiz "göbek nahiyesi fazlalıkları"yla başımız dertteyken, cazibelerine kapılıp lezzetli-lezzetsiz bi' dünya yemeği mideye indirip, dönüşte bir de onların vebalini çekmeye hiiiiç niyetimiz yoktu. Açık büfelerden pek haz etmem bilenleriniz bilir:)

Geçmiş tecrübelerden ders alarak, çok bilinçli bir şekilde, taktiğimizi belirledik ve dedik ki; ilk gün, gözümüze hoş görünen, canımızın çektiği şeylerden birer kaşık alıp, tadına bakalım, sonra zaten hem nefsimiz körelir, hem de hangileri sevdiğimiz tadda çıkmazsa, onları da elemiş oluruz. Bu niyetle, ondan-bundan tadımlık derken, biri sıcak, biri soğuklardan oluşan 2 tabakla açılışı yaptık.


İlla ki bol salata ve zeytinyağlı sağlıklı mezelere ağırlık vererek, ön elememizi yapıp, ilk andan itibaren tarzımızı belirledik güya. Sabah kahvaltıları haricinde hiç ekmek yememek de aklımızın bir köşesinde ama şu ekmek standındaki çeşitliliğe insanın içinin gitmemesi mümkün mü sorarım size a dostlar? Hele de benim gibi bir hamur işi canavarının? :))



Neyse ilk günden sonra ortama uyum sağlayıp, gerçekten de bol bol zeytinyağlı ve salata ağırlıklı şeyler yemeye çalıştık. Evet şaka değil işte tabağım yanda gördüğünüz gibiydi genelde. Çok sağlıklı değil belki. Mısır ve havuç, şeker deposu biliyorum ama bunu bile takdir etmek gerek, çünkü o  şartlar altında, acı acı rokalara benden başka dönüp bakan bile yoktu valla:)

Yemekleri mümkün olduğu kadar az-öz aldık, kendimizi tutmayı başardık diyebilirim, amma velakin, 3 ayrı standdan oluşan o tatlı bölümü yok mu, o tatlı bölümü? Sütlü, şerbetli, unlu artık Allah ne verdiyse bütün tatlılar bize "geeeeel, gel" yapıyorlar. "Oğlum bak git!" desen, ne fayda?



Yanında ayrıca dondurma standı ve onlarca farklı meyveden oluşan başka alternatifler de var ama onları şu anda kimin gözü görecek ki? 

Biz hedefe kilitlenmiş halde en can alıcı tatlıları seçip, puan vermeye başlıyoruz. 

Hepsi birbirinden güzel olmakla beraber, ortak kararımız o ki; Amara Dolce Vita'nın Şerbetli Tatlı Ustası tek kelimeyle aşmış! Bütün o fıstıklar, cevizler, bademler filan hakkıyla, hatta fazla fazla kullanılmış ve lezzetleri öyle böyle değil bi' harika! Baklavaydı, burmaydı, sarmaydı, şöbiyetti derken, eee hani ne oldu bizim kontrollü yeme programı? 

"Tatlılara dur diyemiyorsak, bari onun haricinde az kalori alıp, sağlıklı beslenelim" diye, ikinci gece için otel içindeki A la Carte'lardan , manzarasının şahane olduğunu duyduğumuz balık restaurantı "Pescatore"ye rezervasyon yaptırdık (bu hizmetlerden yararlanabilmek için kişi başı 15 ila 20 Euro arası ekstra bir kuver ücreti ödeniyor rezervasyon esnasında)  


Eşsiz manzaraya sahip bu restaurant, devasa bir alana yayılan otel arazisinin, en tepesinde yer alıyor. Lobinin önünden özel golf arabasıyla alınıp, yine otele ait olan ve içinde atların, tavşanların, pelikan, keçi, ördek gibi hayvanların yer aldığı "Mini Zoo" dedikleri çiftliğin yanından geçerek ve her birini gördüğümüze çocuklar gibi sevinerek yukarı getirildik.

"Manzara" odaklı olduğumuzu özellikle belirterek rezervasyonumuzu yaptırdığımız halde, manzaraya hakim olan kenar masalar yerine, hiç bir şey görmeyen iç masalardan birine bizi oturtmak istediklerinde, bunu kabul etmeyeceğimizi açıkça belirttik. 

Çünkü rezervasyon esnasında sadece kişi sayısı alınıyor ve herhangi bir masa seçimi sunulmuyordu. O zaman önde oturacaklar neye göre belirleniyordu? Orada tutulan boş masalar kimin için neye göre ayrılmışlardı? Öncesinde ödediğimiz kuver ücretin yanmasının da hiç önemli olmadığını söyleyerek, yemeği iptal edip, derhal ayrılmak istediğimizi belirttik.  O esnada mekanın yetkilisi, ön masaların boş olanlarından istediğimizi seçebileceğimizi söyledi aniden... Neden şimdi? Ne oldu bir anda? 



Neyse... Hiç bir tatsızlığın, kısacık ve pek değerli tatil keyfimizi kaçırmasına izin vermeyeceğimiz için, olanların üzerinde durmamayı ve yerimize geçip, henüz güneş batmadan, bu muhteşem manzaranın tadını çıkarmayı seçtik.

Bu esnada güler yüzü ve efendi tavrıyla masamızla ilgilenecek olan garsonumuz Sami Bey geldi ve menüyü anlatırken, tüm soğuk mezelerin ve sıcak deniz mahsullerinin standart olarak zaten ikram edileceğini, bizim ise sadece içecek, salata, ana yemek ve tatlı tercihlerimizi belirlememiz gerekeceğini anlattı. 



Bu esnada fonda harika bir saksafon müziği çalıyordu. Hevesle etrafın resmini çekerken, yanımızdaki Deniz Fenerini de fotoğraflıyordum ki, o da ne? En tepesinde bir müzisyen, meğer canlı olarak çalıyormuş. Bütün gece şarkı seçimleriyle ve yorumuyla mest etti herkesi.

Bu esnada, soğuklar, ara sıcaklar ve Karides Çorbası derken zaten oldukça doymuştuk bile. 



Karides Çorbası, bana Paris'e her gittiğimizde uğramadan geçemediğimiz Leon de Bruxelles'in Midye Çorbalarını anımsattı. Hiç bitmesin istedim:)



Derken salatalar ve ardından Kalkan ve Orkinos Balıkları servis edildi. Yahu yeter! :)


Daha önce hiç Orkinos denediniz mi bilmiyorum ama ilk görünümüyle kendisini bilmeyen birine "Antrikot" diye yutturabilirsiniz. Tadı da kırmızı eti andırıyor ve benim normlarıma göre dokusu biraz fazla sıkı ve sert. "Bir daha yer misin?" derseniz, ı-ıh hiç sanmam.



"Kalkan" ise çocukluğumdan beri hiç şans vermediğim bir Balık olarak, buradaki sunumuyla gönlümde yumuşaklığıyla, lezzetiyle ve kolay ayıklanabilmesiyle taht kurdu. Tek kelimeyle enfesti.

Yemeklerin hepsi birbirinden lezzetliydi ama gecenin yıldızı Karidesli Çorba ve Kalkan Balığı oldu. Hafif yiyelim diye seçtiğimiz balık gecesi, mide fesatına uğrayacağımız bir lezzet patlamasına dönüşmüşken, Garsonumuz hala "şimdi tatlılar ve meyveler geliyor kahvelerinizi nasıl alırsınız?" diyordu. 

"Yapmayın, etmeyin" derken, baktık bırakmayacaklar, o zaman sadece "tadımlık 1 çatallık" olsun diye anlaştığımızı zannettiğimizde olanlardan habersizdik. Yine kocaman ve karışık bir tatlı tabağı, dondurma ve o da yetmezmiş gibi yanında da güveçte fırın helva geldi. 

İnanılmaz ikramlar, muhteşem bir manzara ve güler yüzlü, saygılı ama aynı zamanda cana yakın garsonumuz Sami Bey'le daha da mükemmelleşen bu akşamın sonunda, oradan çok memnun ayrıldık. 



Genelde sezonluk çalıştırıldıkları için kalifiye eleman bulma konusunda sıkıntı yaşanan Antalya gibi bir şehirde, ilk adımımızı attığımız andan, buradaki son günümüzü geçirmekte olduğumuz şu ana kadar, her seviyedeki otel personelinin aşırı nazik ve ilgili davranışları ile Amara Dolce Vita, anılarımızda özel bir yer edindi.


Öyle ki; Güneşlenirken, bir otel elemanı yanınıza gelip, "gözlüğünüzün camının temizlenmesini ister misiniz diyor" ve gıcır gıcır parlatıyor. Açıkçası bu kadarını da beklemiyorduk. :)


Booking.com

Cafe Netd'de Canlı Yayında Bloggerlık Konusunda Sohbetteydik

Perşembe günü KanalD'nin online TV'si Netd'de yayınlanan ve Cihangir'de Rose Marin Cafede çekilen "Cafe Netd" programına konuk olarak davetliydim.


Diğer konukları arasında "Dijital Canavar" Şeyma Sarıkök, "Rahat Yazar" Ahmet Şensoy, "Meczup Güncesi" Mikhail Bakunin'in de yer aldığı ve "Bloggerlık" hakkında Hürriyet Bumerang Ekibinin başarılı, cana yakın ve çalışkan ikilisi Sevgili Hilal Meriç ve Ahmet Erten'le yaptığımız sohbeti içeren program gerçekten çok eğlenceli geçti. 


Her birimiz, blog yazma fikrinin nasıl ortaya çıktığını, sonraki süreçleri, keyifli ve zor yanlarını mümkün olduğu kadar içten şekilde anlatmaya çalıştık. 

Bu işin manevi yanında maddi getirileri var mı-yok mu, bir Blog açmaya karar verildiğinde mümkünse yapılmaması gereken hatalar neler, işin teknik boyutu nasıl ve Hürriyet Bumerang'a üye olmanın getirdiği avantajlar, sohbet konularımızdan sadece bir kaçıydı...

İzleyen ve tweet'leri ile sohbete katılan ve ilgi gösteren herkese çok teşekkürler:)) 

Bugün (20 Haziran'da) saat 16:00'da www.netd.com 'da CANLI Yayındayım:)

Tüm Değerli Takipçilerime Merhaba,

Ailenizin Blogger'ı "Üşengeç Şef"iniz olarak, bugün Hürriyet'in Bumerang Ekibiyle birlikte keyifli bir sohbet için Kanal D'nin internet üzerinden yayın yapan Televizyonu www.netd.com 'da Cafe Netd programında saat 16:00'da Canlı yayındayım.



Arzu ederseniz izlemeye beklerim:)

Sevgilerimle,

Üşengeç Şef

Allah Korudu da Baydöner İskender'inden "Elektrik" Alamadım

Geçenlerde Kadıköy'de işlerim vardı. Onca koşturmaca arasında, öğle yemeği için eğer yeni bir mekana şans verirsem, hayal kırıklığına uğratma riskini göze almak istemedim. "En iyisi, daha önce tatildeyken Çeşme'de denediğim ve beğendiğim, Kadıköy Çarşısı'nda da bir şube açtıklarını gördüğüm Baydöner'e gideyim" dedim kendi kendime. 

Gelin bu ilginç olayın geri kalanını da dinleyin bakalım "elektrik alamadım" derken neyi kastediyorum siz de görün...

İskender Kebap siparişi vermemden makul bir süre sonra, yemeğim servis ediliyor. Her zaman bol malzemeye olan düşkünlüğümü artık beni tanıyanlarınız bilir. Bir yemeği ayda yılda bir yedim mi, tam kıvamında olmalı. O zaman gelsin Kızarmış Tereyağ ve Bol Salça Sosu... 


Bu arada bu kızarttıkları Tereyağını da neden sizin yanınızda servis ederler hiç anlamam. Önceden sorsunlar bana "istiyor muyum istemiyor muyum", ona göre mutfakta koyup getirsin işte... 



Biliyorum biliyorum içinizden diyorsunuz ki "sen "heh! Tamam yeter!" demeden ne kadar istediğinin miktarını nereden bilecek? Doğru, haklısınız ama neler duydum bir bilseniz belki siz de aynı şekilde düşünmeye başlardınız... Başka bir İskenderci'de garson tarafından yanlışlıkla üstüne kızgın tereyağ dökülerek yakılan bir kişinin haberini ve sonrasında hem iyileşebilmek, hem de adaletin yerini bulması uğruna ne çok savaş vermesi gerektiğini okumuştum basından... Önceden "size mahkemede tanıklık yaparız, biz olayın şahidiyiz" diyen herkes baskıyla, sus pus edilmiş ve "tüm hastane masraflarınızı karşılarız" diyen mekan sahipleri de "bizden kaynaklanan bir durum değil, alakamız yok" diyerek sonradan yaralıyı tanımamazlıktan gelmiş ve ortada bırakmış. O gün bugündür çok korkarım bu işlemden.. Neyse ki, bu seferlik hasarsız belasız atlatıyorum Allaha şükür. 



"Salça sosundan bol bol ekleyebilirsiniz" dediğimde, garson, hele de fotoğrafının da çekildiğini görünce, tam anlamıyla mest olup artistik pozlar vererek, iyice yukarıdan dökme gafletine girdiği için, sonradan maalesef üzerimdeki gömlekte minik minik onlarca kırmızı nokta görecektim , ama o saniye için henüz bunun farkında değildim, o yüzden tek düşündüğüm güzeeel bir İskender'in tadını çıkarmaktı... 

Neyse efendim, ilk çatalı alıyorum... Mmmm leziz! Altta yatan pideler, tereyağ ve Salça sosundan oldukça payını almış, tam istediğim kıvamda yumuşacık olmuşlar. Yanında da bir kaşık süzme yoğurt... 


Düşünüyorum da,lezzetini daha da artırabilmek için, bir küçük dokunuş daha gerekiyor mu sanki? Hemen üzerine biraz Pulbiber ve Kekik de ekiyorum. İşte bu! "Harika bir İskender Kebap yemenin verdiği o keyfi ne uzun zamandır bekliyormuşum" diye içten içe seviniyorum.


"Haydi bana Afiyet olsun!" deyip, hesabı ödedikten sonra, hakkıyla yediğim bol soslu kebaptan sonra, elim, yüzüm kim bilir ne hale geldi düşüncesiyle Lavaboya çıkıyorum.

Bir üst katta yer alan Lavaboda, ıslak ellerimi kurutmak için, Kağıt havlu makinesinin sensörüne, beni algılaması için gerekli hareketleri yapıyorum ama ı-ıh, hiç tık yok. 

Aaa bir bakıyorum ki, makinenin altında sağda minik bir kağıt havlu parçası sarkmış duruyor. Demek ki orada bir sıkışma olmuş ve makine o yüzden kağıt veremiyor diye düşünüyorum gayr-i ihtiyari bir şekilde.... Ve ıslak ellerimle, o kağıt parçası zannettiğim şeyi tutuyorum ve hafiften çekmeye çalışıyorum ki, gerisi gelsin... Yok gelmiyor. Eğilip bir bakıyorum ki Amanınnnn! O da ne????



Ecel gelmiş, haberim yok! Kağıt parçası diye tutup ıslak ellerle çekmeye çalıştığım şey, Baydöner'in bozuk kağıt havlu makinasının altından sarkan ve  yalapşap şekilde bir bantla yalandan birbirine tutturdukları ucu açık elektrik kablolarıymış!!!



Görür görmez şok geçirdim, ama Allahtan Elektrik Şoku değil bu seferlik. Dışarı çıkıp bir yönetici aradım ki bu durumun ne kadar tehlikeli hatta ölümcül sonuçlar yaratabileceği konusunda onları da uyarayım diye, ama maalesef hiç bir muhatap bulamadım. Yemek sonrası aklımda oluşan tüm iyi algıyı, bir anda yerle bir etti Baydöner. Tuvaletler zaten pisti ve sabunluk da boştu ama bu durum her şeyin üzerine ekstradan tuz biber oldu. Gözlerime inanamadım yahu!



Diyeceğim o ki, hiç bir yemek uğruna böyle pisi pisine ölmeye değmez. İnsan hayatının bu derece hiçe sayılmasını da kabul etmiyorum. Her Lavaboyu kullananın, ellerini kurutmak için uzattığı yere, halen elektriğe bağlı bulunan, ucu açık kabloları, kerhen bantlanmış şekilde ortada bırakmanın mantığını bir bilen, anlayan varsa, bize de açıklasın lütfen. Her şeyin kuralına uygun, düzgün hale getirilmesi için illa ki birilerinin hayatını kaybetmesi mi gerekiyor ? Aklın yolu bir değil mi? Hayat bu kadar ucuz mu?

Şarkılar, Taklitler ve Alçılar içinde bir Çocukluk

Hatırladığım ve anlatılanlardan bakıyorum da; komik çocukmuşum valla! O yıllarımda her türlü taklitler, animasyonlar, şarkılar ve girişkenlik bendeymiş. 

Henüz 5 yaşındayken bir gün, sabah uyanmışım ve dışarı çıktığımda, her gün beraber oynadığım arkadaşlarımın ortalıkta olmadıklarını görmüşüm. Tek tek evlerine gidip sorduğumda anneleri, okula başladıklarını söylediğinde ise şok geçirmişim. O andan itibaren hayatımın anlamı "okula gitmek" olmuş ve annemin başının etini yemişim "ben deeee!" diye. Kadıncağız ikna etmeye çalışmış tabi "2 senen daha var" filan diye ama dinleyen kim? 

Hemen abimin eski bir çantasına, gazeteler, Tom Miks, Teksaslar, Mr. No'lar, artık ne varsa bulup buluşturup tıkmış ve "ben okula gidiyorum" diye kapıdan çıkmaya kalkmışım. Annem bakmış iş ciddi, tutmuş elimden ve koyulmuşuz yola. Tam bir dört yol ağzına geldiğimizde, demiş ki: "Bak bu tarafta ilkokul var tamam ama, bu tarafta da çok güzel bir anaokulu var. Salıncaklar, bebekler, oyunlar, ne istersen... " Bendeki cevap: "Ben, kağıt-kalemli okul istiyorum!" Vay ben ne çocukmuşum, laflara bak!:) Zaten bebekliğinden beri her gittiği misafirlikte rahatsızlık vermesin diye "aaa çok akıllı çocuktur o" denip, kucağına resimsiz ansiklopedi konan çocuktan ne bekliyorsunuz? 


Annem bakmış ki olmayacak, okula girmiş ve müdürle görüşme talep etmiş. O esnada müdürle sohbet muhabbet ederlerken, annemin "yaşımın küçük olmasına rağmen, benim esasında ne kadar zeki olduğuma" müdürü ikna etmeye çalıştığı esnada, ben devamlı taklit ve animasyona işleyen aklımla, odada, anons yapmak için kullandıkları "mikrofonu" görmüşüm ve mest olmuşum tabi. 

Saç fırçalarıyla; mikrofon ve evin perdeleriyle; sahne kostümü yapa yapa ne kadar bunalmışsam artık, müdüre dönüp, "aaa fikon var burda. Amca sen şarkıcı mısın?" filan gibi şapşal şapşal sorular sormaya başlamışım. Fikon derken "mikrofon" demeye çalışıyorum malumunuz... Allahtan adamcağız anlayamamış ve "ne dedi?" demiş anneme.. "Yok, mok bişey demedi" diye annem konuyu zor kapatmış. O sırada müdür de anneme, daha yaşımın çok küçük olduğunu ve değil bu sene, seneye yani 6 yaşındayken bile okula almasının söz konusu olamayacağını söyleyerek güzelce uğurlamış. 

Okulun dışına çıktığımızda, ben kabul edilmediğimi anlayıp, bir anda, o inatla, yağmur sonrası çamurlanmış yollarda, yerlere yatıp hafiften debelendiğimi bugün gibi hatırlıyorum. Belki de çok anlatıldığındandır bilemedim. Bir anne için ne zor ve iğrenç bir durum:) 

Neyse o kadar diretmişim ki, belli ki canına tak etmiş ve elimden tuttuğu gibi, az önce ayrıldığımız müdürün odasına tekrar gelmişiz. Annem, ne yaparsa yapsın, beni ikna edemediğini, "okul" deyip, başka bir şey demediğimi, bir şans vermeleri konusunda yapılacak bir şey olup olmadığını anlatırken, nihayetinde sağolsun Müdür bey demiş ki: İyi tamam hadi o zaman gidin sınıflardan birine girin, zaten ortamı görünce, kendi sıkılır kaçar hemen. 

O andan itibaren Alllaaaahhh tutmayın beni! İlk kapısını çalıp, içeri girdiğimiz sınıfta, yaşlı, tonton, nur yüzlü bir öğretmen teyze vardı. Daha ilk andan melek gibi gelmişti gözüme. Bizi sakince ve güleryüzle karşıladı. Annem durumu izah etti ve hemen kabul etti sınıfına misafir olarak.  İlk dersime girmiştim bile. Ollleeeyy!!! 

Daha annemle birlikte, yeni yerleşmişken sıraya, "Şarkı söylemek isteyen var mı? dedi öğretmen.  Birileri parmak kaldırıyor ve tek tek kalkıp hünerlerini sergiliyorlar. İşte tam da aradığım, haşır neşir olduğum ortam yahu. Hem de ev ahalisinden ya da eve gelen misafirlerden çok daha fazla izleyici ve çok daha fazla alkış demek bu. Az önce diğer çocuklardan gördüğüm gibi, hemen parmak kaldırdım. Söz verilince, dedim ki "Ben Fransızca bir şarkı söylemek istiyorum". Ohooo olay oldu tabi. Hemen başladım Paris dolaylarından döktürmeye. "Freröööö Jaaakö Freeeerööö Jakööö. Dormeee vu" Alkış tufanı koptu kimse ne dediğimden birşey anlamasa da, yabancı dilde şarkı söylüyordum ve bu takdir edilecek bir şeydi. Az sonra "Dağ Başını Duman Almış"tan başlayarak, bildiğim bütün marşları söyletek sınıfı iyice coşturmuştum bile.

Bu komik macera ile başlayan okul serüvenim, ilkokul ve ortaokul dönemlerinde her zaman aynı derecede büyük bir aşkla devam etti. Yaz tatillerinde okulumu özlerdim. Kırtasiyelere girer, havayı koklar "ahhh okul kokuyor mis gibi, hadi açılsa artık" diye heyecanlanırdım. Okul da okul gibi değildi ama. Cennet gibi bir yerdi gerçekten. Eskiden gül bahçesiymiş ve kenarlarındaki yeşil alanda, bibirinden güzel ağaçların altında, hayatımda bir daha başka yerde görmediğim büyüklükte ve renklerde harika güller olurdu. Her teneffüs bir hevesle koşar, tek tek hepsini önce arı kontrolünden geçirdikten sonra hiç bıkmadan koklardım. Hatta tatillerde okulu öyle özlerdim ki, okulun açılma saatine kadar sabredemez, bir gece öncesinden ütülü önlüğümle yatar ama Allah vermeye de buruşmasın diye de hiç kımıldamadan ve dönmeden uyumaya çalışırdım:)) 



Bir diğer önemli özelliğim de; Kemik yapım çok narin olduğu için, maalesef her düştüğümde illa ki kollarımın kırılmasıydı... 

Unutulmazlar arasına giren bir başka anımda ise; İlkokul mezuniyet töreninde, eski istanbul'u canlandırmamız gerekiyordu. Eşlerimizle şık şıkırdım giyinmiş, sırayla yürüyüp, o zamanın nazik danslarını ediyor, yok efendim yerlere mendil atıyor, bir elimizle de şemsiyemizi döndürüp duruyoruz. Bilirsiniz o sahneyi, Çalıkuşu'ndaki Kamuran ve Feride dönemimin kostümleri gelmiştir herhalde gözünüzün önüne...


Tam o büyük şova birkaç gün kala, ben yine yapıyorum yapacağımı ve maalesef düşüp kırıyorum kolumu yine, iyi mi? Koca bir alçı! Hiç bir narin İstanbul hanımefendisinin kıyafetine yakışmayacak ve sığmayacak halde kolumu kaplamış durumda öööylece taş gibi duruyor. Sağolsun çıtı pıtı incecik bir sınıf öğretmenimiz vardı ki, hala her fırsatta arar hatırını sorar ve bayramlarını kutlarım. Onun hala gözümün önünden gitmeyen uçuk pembe, ipek kumaştan ve kenarları tüylü müylü,  pelerin gibi bir aksesuarı vardı... Görüntüyü kurtarmak için onu getirmişti bana evinden... Alçılı kolumu da saklamak için, o zamanki dans edeceğim yakışıklı artık kimse, onun koluna girdiğimi ve o ağır alçıyı da bir müddet de olsa, bir güzel ona taşıttığımı, diğer elimle de kenarları fırfırlı pembe şemsiyemi fırıl fırıl döndürerek sahnede bir kuğu gibi süzüldüğümü hatırlıyorum. Heheh dışı sizi yakar, içi beni tabi:)



İlkokul hayatım boyunca, böyle böyle tam 4 kere alçının ne demek olduğunu tecrübe ettiğimden, ortaokula başladığımda en sevmediğim ve en zorlandığım ders; herkesin en favorisi olduğu için size komik gelecek belki ama; Beden Eğitimiydi. 

Okul toplantımdan dönen annemin, abimi de çalışmaya teşvik etmek için söylediği şu söz hala kulaklarımdadır: "Utanmıyorsun di mi? Çocuğun bir 8'i yok. Bütün notları 9-10... 9-10... Abimin cevabı hiç gecikmeden gelmişti: "Ne olmuş yani? Bende de hiç 8 yok. Hepsi 1-2 :))) 

Aslında hiç 8'imin olmadığı doğru değildi. Bir tane de olsa Beden dersi 8 gelirdi, ona da sinir olurdum. Yok valla, hiç bir zaman öyle gece gündüz ders çalışan "inek öğrencilerden" olmadım ama bir gün olsun "çalış evladım" da denilmedi bana. Sorumluluklarımı her zaman kendim bildim. Sınav öncesi son gece, TV'deki bütün programlar bittikten sonra, artık izleyecek hiç bir şey kalmazsa, odama gider, masa lambamı açar ve başlardım çalışmaya. Her zaman gece daha verimli çalışan birisi oldum. Çok sınav varsa ve daha erken başlamam gerekirse, panjurları, perdeleri kapatır, odanın ışığını açarak kendimi geceymiş gibi kandırmaya çalışırdım bazen.


Tekrar tekrar aynı kitabı okumamak uğruna, ilk kez okurken bir yandan da önemli olduğuna inandığım noktaları belirler, görsel zekam daha baskın olduğu için, mümkün olduğu kadar eğlenceli görünsün diye, renkli renkli kalemlerle  başka bir kağıda not alır, onu yaparken de en az yer tutacağı şekilde küçücük yazmaya özen gösterirdim. Neden mi? Kitaptan çıkardığım özet iyice gözüme az gözüksün de, sonra onu da tekrar tekrar okumaya üşenmemeyim diye. 

Hatta siz de yapar mıydınız bilmem ama, diyelim ki bir Tarih kitabına çalışıyorum. Birkaç sayfa okuduktan sonra, illa ki hangi üniteye kadar sorumluysak, oraya kadar kalan sayfaları, resimlerini çıkararak sayardım. Bu şekilde moralim düzelirdi. Belki 6o sayfa var ama resimleri atınca kalıyor sana 40 sayfa, oh mis, Allah bereket versin! 

Başınıza gelmiştir ya da duymuşsunuzdur kesin... Öğrenci tayfası, "Teşekkür Belgesi" alabilecekken, takdir almak için ve "Takdir" alması garanti olduğunda da, okul birinciliği yarışına girdiği için, ders yılı sonlarına doğru hocalarından ekstra puan toplama derdine düşer hani? Gider Matematikçi'den, Fizikçi'den filan not dilenir...  Ben de tüm güzel notların arasında, karnemin güzelliğini bozan, o Beden dersi yüzünden gelen 8'e gıcık olurdum, ama onurumdan gidip o notu da isteyemezdim. Çünkü gerçekten katı mizaçlı, uyuz biriydi. 19 Mayıslarda, okulu temsil eden her türlü spor faaliyetinde en başta yer alırdım . Ama bu çabalarıma rağmen, bu ona yetmezdi. Ne kadar ince yapılı ve çıtkırıldım olduğumu bildiği, gördüğü halde, illa kollarımın üzerinde tek seferde hoop diye amuda kalkmamı beklerdi benden. Bir anda boy atmaktan ayakta zor duruyordum, amut da neydi Allah Aşkına? :)


O adam hiç bilmezdi ki, mazallah kırıldığında, o alçıları taktırmak başka bir dert, uzun süre iyileşmesini beklemek başka ve günü gelince gidip açtırmak da başka bir dertti. Zaten 1ay, belki 1,5 ay boyunca sımsıkı bir alçı içinde havasız ve daha da incecik kalmış, kararmış, sararmış, iyice tipi kaymış o kolu açmak için, hastanenin en acımasız tipli adamı elinde bir "hızar" aletiyle gelir ve üstünüz başınız uçuşan bembeyaz alçı parçalarıyla kaplanmış, etraf toz-duman içindeyken, siz, "Amanın! Kırık düzeldi ama, şimdi kolumu kesecek yanlışlıkla" diye yüreğiniz ağzınızda bir halde, sakin durmaya çalışırken, o da, bu göz gözü görmez ortamda, alçıyı bir uçtan diğerine, oflaya puflaya hızarla kesmeye çalışırdı. Aman Allah düşmanıma vermesin:)

Bir keresinde aynı "Bedenci", hepimizi inci gibi yan yana spor salonda sıraya dizmişken, bir anda bana döndü ve hemen bir şarkı söylememi istedi. Aniden istenince, o an benim dimağ durdu tabi. Yahu repertuarında yüzlerce (hadi biraz da abartayım "binlerce") şarkı olan o yaştaki çocuk- ki bahsettiğim yıllarda 11 yaşında filanım- o saniye için dondum kaldım, aklıma bir tane bile şarkı gelemedi söyleyecek... Daha düşünmeye başlamamın 30. saniyesi olmadan, "tamam cezalısın o zaman, 30 şinav çekiyorsun" demez mi? 


Ben kim, şinav kim? Kollar cam gibi, dokunsan "çıt"! Bir sonraki dönem, huzurumu kaçıracağını bildiğimden,  onun bu "höt-zöt" ve kibirli tutumundan kurtulmak için, çok istemememe rağmen, mecburen rapor aldım. Hala kendisini bu derece hürmetle andığıma göre, bir çocuk; dersten, okuldan, spordan, hocadan nasıl soğutulur, çok iyi biliyordu, burası kesin.

Herkese; insanı, en sevdiği şeylerden soğutan böyle kibirli kişilerden, dolaylı-dolaysız sebep olacakları her türlü acıdan, kırıktan, alçıdan, dikişten, gaz, toz ve dumandan uzak, bütün bunların yerine bol güneşli günlerde, yemyeşil bir ağaç gölgesinin sunacağı gibi, sevdikleriniz arasında keyifli ve huzurlu bir hayat geçirmenizi dilerim. Anlarsınız ya! :)