reklam

Dokunduğu Herşeye Sevgisinden Katarak İş Çıkaran Maharetli İnsanlara Bayılıyorum

En sevdiğim arkadaşlarımızdan birinin annesinden bahsetmek istiyorum bugün... 

Kendisi hem büyük ekipler yöneten çok başarılı bir "İş Kadını", hem ilgili bir "Anne",hem torununa deli divane olan çiçeği burnunda bir "Babaanne", hem de, dünyanın en güzel yürekli gelinine sahip harikulade bir "Kayınvalide"... Tüm bunlara ilaveten gördüğüm en maharetli, en iş bitirici ve çalışkan insanlardan... 

Özenmemek elde değil, di mi? Maşallah "10 parmağında 10 marifet" sözü, onun için söylenmiş sanki.



Geçtiğimiz ay bizi evlerinde ağırladıklarında, kendisinden aldığım bilgiye göre, "Soğan Takımı" denilen tasarımıyla, el işçiliğiyle özel olarak üretilen, her bir parçası neredeyse küçük bir servet değerindeki  Lacivert - Kırık Beyaz tonlarındaki Çek yapımı çini takımla hazırlanan yemek masası; özenli sunumuyla ve hepsi birbirinden lezzetli görünen yemekleriyle, daha yerlerimize oturmadan herkesin gözünü gönlünü bir miktar doyurmaya yetti bile... 



Bir de üzerine, bu her biri tek tek ve belli ki çok severek, içten gelerek yapılan yemeklerden tatmaya başlayınca, "ondan bir kaşık, bundan bir kaşık" derken, bir baktık ki hepimiz doyumsuz bir ziyafetin ortasındayız:) 

O akşam masada neler olduğunu, sizlere kısaca anlatacağım ama esas bahsetmek istediğim konu, özenle, severek, isteyerek, insanın içinden gelerek yaptığı her şeyde, işin içine bir de elinin maharetini de katılınca ortaya bir kaç saat gibi kısa sürede neler çıkarabildiğini göstermek... 

"Allah herkese böyle bir Anne ve Kayınvalide nasip etsin" dediğinizi duyar gibiyim. Amiiiiin! :)

 Salata

Zeytinyağlı Börülce

Kabak, Kırmızı ve Yeşil Biber Kızartması

 Kızartmaların üzeri için Özel Sos

  Füme Rozbif

 Cacık

 Cevizli Tulum Peyniri

 Yoğurtlu Semizotu

 Patlıcan Salatası

 Zeytinyağlı Biber Dolması

 
Zeytinyağlı Yaprak Sarma

 Zeytinyağlı Patlıcan Dolması

  Yöresel Peynir Tabağı

 Etli Bademli Pilav


Bisküvili Fındıklı Kakaolu Toplar

Bunların haricinde de, yan masada bizi bekleyen Pasta ve Tatlılar vardı ama, o anda artık aşırı yemekten ne hale gelmişsem, fotoğraflarını çekmeyi tamamen unutmuşum:) Cheesecakeler, Kakaolu Pastalar, hayal edin artık ne gelirse aklınıza:)))


Cevizli Tarçınlı Apple Pie Tarifi

Elmalı Turta'ya bayılırım! "Apple Pie" da denilen bu hafif, sağlıklı ve lezzetli tatlıyı, henüz hiç tatmadıysanız, ısrarla bir şans vermenizi tavsiye ederim. Eğer içindekilerle aranız iyiyse tabi... Bol bol Elma, Ceviz ve Tarçın bu enfes tatlıda baş roldeler:) Bir top da üzerine Sade Dondurma ile süslediniz mi artık tadından yenmez:)

apple-pie-resimli-elmali-turta-tarifi

Egonun Tavan Yaptığı Yerler... Spor Salonu Dedikoduları

Hayatınızın belli bir bölümünde illa ki aklınızın bir köşesinden geçmiş ve belki üye olmuşsunuzdur bir spor salonuna siz de.... Bazen sadece kısa sürede kilolardan kurtulmak, bazen form tutmak, bazen de ciddi ciddi kaslı bir vücut yapmaktır amaç... Tabi herkesin niyeti bu kadar masumane olmayabiliyormuş, başka amaçlar için kullananları da zaman içinde gözlemleyip, bayağı bir afallıyor insan:)

"Salonu şöyle bir göreyim, fiyatları ve şartları hakkında ön bilgi alayım" diye kapıdan bir uğrasanız bile, Satış Temsilcileri allem edip, kallem edip, "sadece bugüne özel, çok çok avantajlı bir kampanya ile müdürümden çok zor aldığım bir izinle, sadece size özel olarak şu kadar daha ekstra indirimle" filan diye öyle bir kandırıyor ki sizi zaten, elinizi verdiğiniz anda, bir bakıyorsunuz kolunuzu kaptırmışsınız. 

Bir de size verilen bu çok çok özel teklifi "aman kimseciklere söylemeyin, gerçekten başkalarına yapamayız ve çok zor durumda kalırız" derler ya. Tamamen palavra:) İnsan tabi naif davranıp, bunu ciddiye alıp, kendini çok akıllı zannediyor baştan... "Yok ama iyi fiyat aldım yahu" diye gerine gerine gezinirken, aynı yere üye başka arkadaşlarla yapılan sohbetlerde bi' duyarsınız ki herkes aynı fiyatla ve aynı taktikle ikna edilerek, bir nevi "aptik" yerine konmuş:) 



Spor salonuna siz nasıl gitmeyi tercih ediyorsunuz bilemiyorum ama benim kişisel tercihim mümkünse saçlarımın tel tel yağlanmaya yüz tuttuğu ya da en azından şeklinin bozulup, "biliyorum henüz erken ama, beni yıkasan iyi olur, çünkü artık ahenkle dans edemiyorum" dediği anda gitmeyi yeğliyorum. 

Başlarda böyle değildim bak... O zaman genç ve azimliydim:) Belimde problem yoktu mesela. Bu da durumları çok etkileyen en önemli faktör valla, sakın öyle hafife almayın. 

Bir spor çantası yapardım sanırdınız ki 1 haftalık tatile güneye iniyorum. Eşofmanı, t-shirtü, yedekli havlu çorapları, sadece salonda giymek için altları temiz özel spor ayakkabısı, duş alırken yerlere basmamak için terliği, yedek çamaşırı, şusu busu yanında, bir de saçlarımı da orada yıkayacağım için, kendi şampuanım, duş jelim, banyo eldivenim, tarağıydı, fön fırçasıydı derken ohooo gülle gibi bir çanta...

Hele de spor salonuna ilaveten havuza da gireceksem, o zaman mayo, havlu, deniz gözlüğü, bone, güneş yağı derken inanmayacaksınız ama bir ara Samsonite'in çekçekli bavullarından kullanıyordum havuz başında... Uçuştan şimdi gelmiş de acilen havuza girmesi gereken bir hostes misali:))

Evet, tamam! Her gittiği yerde, evindeki konforu arayan, biraz detaycı birisi olabilirim, kabul ediyorum ama, siz esas diğerlerini bir dinleyin... Geldik işin dedikodu kısmınaaaaa:) Hazır mıyızzz?

Dedim ya ben, en pejmürde halimle, özellikle saçımın başımın yağlandığı, tipimin kaymaya başladığı anlarda spora gitmeyi ve gittiğimde de ciddi ciddi koşu bandıysa; koşu bandı, aletli çalışmaysa; olması gereken ağırlıkları takıp çalışma gibi, ne gerekiyorsa yapmak için kendimi paralarken, neler görüyorum neler:)

Mesela bir kızımız geliyor soyunma odasına. Suratına baksan, gerçekten hanım hanımcık, kurumsal bir firmada orta düzey yönetici filan olabilecek görünümde bir insan zannedersin... Hatta "aa bak o da biraz bakımsız gelmiş. E doğal.. Ne de olsa spor yapacak, ter atacak, üstüne bir duş vesaire, giyinip, işinin yoluna koyulacak diye düşünürsünüz" değil mi? Yok yooookkk! "Çok bilen, çok yanılırmış" ya hani, ben bunu burada öğrendim.



Daha sporunu yapmadan, bakıyorum ki kızımız duşa gidiyor. Sonra çıkıp, uzun bir müddet maşallah hiç kimseyi umursamazcasına "sivil" vaziyette ortada geziniyor. Zaten soyunma odalarının bu haline kusmamak elde değil. Yahu ben mecbur muyum milleti cıscıbıldak görmeye? Yemin ederim ben utanıp, ne tarafa bakacağımı şaşırıyorum ama millet sere serpe, ohhh yaymış rahat rahat. Dizlerine kadar sarkan şeyleriyle (öhem göbekten bahsediyorum:), fırın sütlaç kıvamına gelmiş cildiyle hala bi' hava - bi' hava, "değil sadece küçük dağları, büyükleri bile ben yarattım" modunda gezinen insanoğlunun egosunu ve manevi değerlerini anlamak gerçekten zor. Vücudunun nasıl göründüğünü de geçtim, insanda biraz utanma sıkılma duygusu olur, ama nerdeeee?

Sonra başlıyor saçlarını kurutmaya. O esnada da kendinden başka kimse önemli değil ya, tüm saç bakım ürünlerini, fırçalarını, saç maşalarını yaymış oluyor tabi tezgaha.. Koca çantasıyla 3 kişilik yer kaplaması en büyük hakkı o anda çünkü şehzadenin... 

Fönünü çekiyor ama ne fön! Artık yanıp, buharlaşan saçlardan ortalık toz, duman içinde... Durun bitmedi. Az sonra gidip el kadar bir şort ve üstüne belini açıkta bırakan spor büstiyer giyinip geliyor. Ayna karşısında bir öyle dönüyor, bir böyle dönüyor. Bakıyor da bakıyor, doyamıyor kendi güzelliğine. 

Derken başlıyor makyaj faslı... Aman Allahım o kadar makyaj malzemesi ancak profesyonel makyözlerde filan vardır herhalde, set set yayılıyor ortalığa, sürüyo da sürüyor kat kat macun gibi...Yetmiyor, gidip lens kutusunu getiriyor ve renkli lenslerini de takıyor gözlerine. Kirpikler tek tek maskaralanıyor.  O andan itibaren aynalara attığı şuh bakışları, dudakları büzüşünü, tek kaşını kaldırışını filan görseniz acırsınız zavallıcığa...



Son kontroller için bir daha ayna karşısındayken, bir bakmışsınız elini büstiyerinden içeri atmış, yer çekimine yenik düşen kısımları mümkün olduğunca yukarı çekmeye çalışıyor gider ayak... Soyunma odasının kapısından egosu tavan yapmış bir şekilde kıvırta kıvırta çıkıyor ve ver elini Spor Salonu...


Sanırım o anda herkesin ellerinden ağırlıkları düşüreceğini ya da koşu bandında filanlarsa, nefesleri tutulacağı için "Acil Stop" düğmelerine basacaklarını ve bu eşsiz zamanın durmasını isteyecek hale geleceklerini filan zannediyor. Bu kadar ön hazırlığı insan kendi düğününde yapmaz yahu. Şimdi bu halde spor mu yapılır, kan ter içinde mi kanılır? Mazallah! :)


Onun yerine gidiyor tüm salonu rahatça kesebileceği noktadaki, en panoromik açılı ayna karşısına denk gelen bir koşu bandına... "Koşu bandı" dediysem, ismi sadece öyle bu meretin. İsterseniz kaplumbağa gibi ağııır ağır yürümek de elbette mümkün... Neredeyse 1 hızına ayarlıyor aleti ve kıvırta kıvırta yürüyormuş gibi yaparken, bir yandan da lensli gözleriyle salonun içini deliler gibi tarıyor kimle göz göze gelsem kardır artık mantığıyla...


Bir müddet sonra beklediği ilgiyi görmeyince sinirleniyor ve daha 5 dakika olmadan bakıyorsunuz ki soyunma odasına geri gelmiş. Zannediyorsunuz ki aradığını bulamadı ya, herhalde küstü gidecek. Yok canım, o kadar hazırlık yapmış öyle kolay pes eder mi? En iyisi bir imaj değişikliği...  Mesela saçları toplamak! Evet evet, bu çok şeyi değiştirebilir. Dakikalarca uğraşıyor, oradan bakıyor buradan bakıyor, tokayı takıyor. Oldu-olmadı derken bir de gazino assoslistleri gibi kostüm değiştirmesi gerekiyor tabi o da şart... Bakıyorum bu kez daha çarpıcı renklerle, daha farklı model bir şeyler giyiliyor. Yine aynada kontroller kontroller... Hadi bir daha salona şansını bir de böyle denemeye:))

Yahu yapmayın etmeyin, gidin sporunuzu yapın efendi efendi. İki ter atın duşunuzu alın bitti-gitti, nedir yani? Spor salonları gerçekten ego ile dolup taşıyor. Kadınlarda böyleleri var da, peki erkeklerde yok mu? 



İki gün protein tozu aldı ve 5 kg'luk dambılla 8 tekrar yapıyor diye dikkatleri çekmek için "ah uh" sesler çıkarıp, ara verdiğinde de kendini "Arnold Swarzenneger oldu" zannederek aynada vücudunundaki olmayan kaslarını saatlerce gözlerini kısarak izleyenleri görüyorum da... Valla insanı spordan soğutan hareketler bunlar yemin ederim:)

Asansörde Selam Vermeyenlere Doğan Cüceloğlu Yöntemiyle Möööleyeceğim:)

Doğan Cüceloğlu ismini illa ki önceden duymuş olanlarınız vardır. Hani şu, toplumu geliştirmek adına kitaplar yazan, TV Programları yapan, bol bol paneller hazırlayan, güler yüzlü, hoş sohbet İletişim Profesörü...



En yakın arkadaşlarımdan biri sayesinde geçen Cumartesi günü, Doğan Bey'in "Ailede İletişim ve Başarı" konulu konuşmasına izleyici olarak katıldık. Bahsettiğim arkadaşımın, 15 yaşında dünya güzeli bir kızı var. Aynı zamanda da 3-4 yaşlarında, yani tam da en hareketli dönemlerinde olan çok tatlı bir oğlu...

Evinden çok uzakta yer alan bir şirkette sabahtan akşama kadar çalışan biri olarak, ilk çocuğunu büyütürken, o zamanlar henüz çok genç ve toy olmasına rağmen, elinden geldiğince her şeyine yetişmeye çabalar ve eksiklerini, kişisel gelişim kitaplarıyla tamamlamaya uğraşarak takdirimi kazanırdı.

Şimdi ise biri Bluğ çağında, neredeyse boyunu geçmiş, diğeri daha yeni yeni konuşmaya başlayan iki çocuğuyla, ama hala aynı şirkette tam zamanlı çalışan, bilinçli bir anne olarak, bu aralar ne zaman fırsat bulup, telefonda görüşsek, bana Psikolog Doğan Cüceloğlu'ndan sitayişle ve çok büyük bir hayranlıkla bahseder oldu. Öyle ki fırsat versem saatlerce bu Hoca'nın kitaplarında, TV programlarında ve seminerlerinde verdiği tavsiyeleri ve onları hayata geçirmek için evde neler yaptığını ve ne sonuçlar aldığını, ballandıra ballandıra anlatacak... ki çoğu görüşmemizde bunları bol bol dinlediğim zamanlar da oluyor:))



Nihayetinde ısrarlarına daha fazla dayanamayarak, uzun zaman sonra yüz yüze görüşmemize de bir bahane olacak düşüncesiyle, geçtiğimiz Cumartesi günü Doğan Bey'in bir paneline hep birlikte katıldık. 


Genel olarak aile fertlerinin birbirleriyle ve çocuklarıyla nasıl iletişim halinde olmasını çok komik ve ilginç örneklerle anlatarak, tamamı dolu olan tiyatro salonundaki herkesi kendine bir kez daha hayran bırakan bu adam, konuşmasının başlarında "çocuklarınızla konuşurken, gerekirse dizlerinizin üzerinde çömelerek, onların göz seviyelerine inmenin" öneminden, çocuklar tabak taşımak vs. bir konuda size yardım etmek istediğinde "hayır sen yapamazsın!" şeklinde heveslerini ve öz güvenlerini kırmak yerine, onlara bu şansın verilmesinden bahsetti. 

Eğer olur da bu esnada gerçekten bir tabak kırılırsa da, "Yavrum ben sana değil, gözü kapalı sözünü dinlediğim için Doğan Hoca'ya kızıyorum" diye kendisine beddua edilmemesini ve masrafların kendisinden talep edilmeye kalkılmamasını da sözlerine ekledi:) Böyle bir durumla karşılaşınca çocuğa bağırılıp çağırılmamasını, ama bununla birlikte "canın sağolsun, senden değerli mi yavrum" da denilmemesini, "sence tabak neden kırılmış olabilir?" şeklinde sakince çocuğa yaklaşılmasını, ve belki o anda sebep; örneğin, çocuğun ellerinin ıslak olmasıysa, bu durumu, çocuğun tespit etmesine fırsat verilmesini ve bundan bir ders çıkarmasını sağlamanın önemini, canlandırmalarla anlattı. İstediğiniz kadar kolejlere, özel hocalı derslere gönderin, gelişimi için ne kadar masraf yaparsanız yapın, eğer çocuğa öz güven aşılamazsanız, tüm bunların beyhude kalacağından, karakterinin gelişmesinde %85 rol oynayan ve küçük yaşlardan itibaren yapılandırılması gereken "öz güven" kavramın öneminden özellikle dem vurdu.


Kendi hayatından, çocuklarından, gençliğinden örneklerle renklendirdiği konuşmasının, en komik bölümlerinden birinde ise, bence toplumumuzda bir türlü kapanmak bilmeyen yaralardan biri olan "selamlaşmak" konusundan bahsetti ki; buralarda gülmekten yerlere yatırdı herkesi.

Şöyle ki; kendisi yurt dışında çok uzun yıllar yaşayıp, tanıdık tanımadık, iletişimde olduğu herkese, hafiften gülümseyip, selam verme alışkanlığı kazandıktan sonra, Türkiye'ye döndüğünde, Caddebostan sahilde yürüyüş yaparken, yanından geçen bir kadına "iyi günler" demiş ve kadın "Allah belanı versin, pis herif!" diye bağırıp kaçmış:)



Gerçekten de benim de en nefret ettiğim şeylerden birisi, insan yerine koyup selam verdiğim kişilerin, domuz gibi bakıp cevap vermemesi ya da nereden tanışıyoruz gibilerinden bi' havalara girmesi!

Maalesef neredeyse her gün bir yerlerde böyleleri çıkıyor karşıma... Asansöre biniyorum, içinde bir Teyze'yi andıran biri  var, ilk bakışta sanırsın ki o da bir insan... Ama nerdeeee?

Büyük ihtimalle apartmandaki komşulardan biri. Asansör kapısını açar açmaz karşılaşınca, gayri ihtiyari "Günaydın" diyorum hafiften gülümseyerek. Cevap yok! O anda kendime kızıyorum "yahu oluşumunu tamamlayamamış yaratıkları neden insan yerine koyuyorsun, neden hala biraz akıllanamadın sen?" diye... 

Cevap vermediği gibi, "şey" kadar yerde sanki görmüyormuşum gibi, gideceğimiz kata kadar, "ne giymişim, ne takmışım" hepsini, yandan yandan bakışlarıyla alttan üstten süzmesini çok iyi biliyor ama...

Tanrının bir selamını esirgeyen insanlara dayanamıyorum. Siz de yapar mısınız arada bilemedim ama çantasından iki saat anahtarını aramakla uğraşmasın da, iyilik olsun diye arkamdan geldiğini gördüğüm bir komşu için bekliyor ve apartman kapısını tutuyorum bazen. Kadın ya da adam girip, geçiyor, ne bir teşekkür ne başka bir söz. 

Şimdi yeni bir taktik geliştirdim, öküz gibi geçenlerin arkasından "Bi'şey değil efendim, ne zahmeti!" diye sesleniyorum. Bunu duyunca bir anlık şok geçirip, mecburen ya belli belirsiz bir teşekkür ediyor ya da aynen tırıs tırıs uzaklaşıyor ama en azından ben, kendi kendime durumdan eğlence çıkarmış oluyorum. Arkasından ettiğim küfürleri ise tabi ki de burada yazmayacağım. 



Doğan Hoca'nın o gün anlattığı en komik hikayeden de bahsetmeden geçmeyeyim: Şirketlere özel seminerler de verdiği için, gözlemleye gözlemleye, organizasyon şemasında kişinin rütbesi arttıkça, sanki gizli bir kural gibi, suratlarının daha da asıklaştığını fark etmiş. Gerçekten de biraz düşününce katılmamak elde değil. istediği kadar bilmem kaç üniversite mezunu olsun, orda burda master yapsın, CEO'ya doğru yaklaştıkça, kişide kasım kasım kasılmalar ve etrafındakilere selam vermeyi geçtim, verilen selamı bile almadan, en sert ifadeyle gezinmeler iyice tavan yapar... 

Doğan Bey'in anlattığına göre, yine böyle bir şirket seminerine katılmak için, asansörde yukarı çıkarken, asık mı asık suratlı kalantor bir adam da, aynı asansöre tüm sevimsizliğiyle binmiş. Hoca önce selam vermeyi düşünmüş, sonra da "yahu neden hep ben önce selam veriyorum, bakalım o ne yapacak" diye beklemeye koyulmuş. "Asansör yukarı çıkarken, ikimiz de selam filan vermemek için, bir baktım ki küçücük yerde birbirimize arkamızı dönmüştük" diyor. Sonra da ekliyor...

"Ben Silifkeliyim ve biz çocukluğumuzda ineklerin arasında, çiftlik ortamında büyüdük. Bir tarlanın ineği otlarken, diğer tarlanın ineğini görünce "Mööööööööö" diye selam verirdi. Öbür tarlanın ineği de buna kayıtsız kalmaz, o da hemen arkasından "Mmmmmööööööğğğ" diye cevap verirdi" diye... Ve asansörde sessiz sessiz yukarı çıkarken, aklından bu durum geçmiş, bir durup düşünmüş ki, acaba bu büyük abiye bir Möööööölesem mi diye. Adam "ne yapıyorsun kardeşim?" diye tepki verse, cevap hazır... İnsan gibi selamlaşmadınız, inek gibi selam vereyim dedim :)



Kimsenin kimseye kapı tutmayıp, birbirleri için asansörü 1 saniyecik bekletmeyip, zorlandıklarını görmelerine rağmen poşetlerini taşımasına yardım teklif etmeyip, karşılaştıklarında selam vermeden geçtikleri bir dünyada yaşamak istemiyorum. Ben ailemden böyle görmedim. Keşke herkes böylesine kompleksli davranmaktan artık vazgeçse de biraz daha uygar bir toplum haline gelsek....

Anneler Günü İçin Henüz Bir Hediye Organize Edemeyenlere Süper Çözüm

Anneler Günü için hazırlanan bu görsele görür görmez vuruldum. Bayılırım bebek ayacıklarına. Hele de annesinin avuçlarında ne tatlı, ne yumulası şeylerdir onlar. Olsa da yesek puaça niyetine:) Bezelye kadar her bir parmağı baksanıza :)))



Neyse efendim gelelim esas konumuza. Eğer siz de benim gibi, Nisan'ın nası geçtiğini bile anlamayıp, hooop diye bir de Mayıs ayına girdiğimiz şu tarihte, bu pazar günü Anneler Günü olduğunu yeni yeni fark eden ve bu sebeple de biraz hazırlıksız yakalananlardansanız, rahatlayın, paniğe gerek yok. Çünkü bu konuda imdadımıza yetişen süper bir tasarım  markası var.

Wish For Nish'in online mağazasına girdiğinizde sizin de görüp, aynen benim gibi gözlerinize inanamayacağınız üzere, her biri tek tek el işçiliğiyle ve sınırlı sayıda hazırlanan tüm özel tasarım bileklikler ve muhteşem görünümüyle çok şık ve kalıcı hediyeliklerden olan Lavanta Yastıkları sadece 35 TL... Herhangi bir Kargo ücreti de ödemeden...


Altın Kaplama Bileklik


Dekoratif Kadife Lavanta Yastık (15 cm çapında) 

Üstelik "Ücretsiz" Süper Hızlı Gönderiyle, yani; bugün sipariş verdim diyelim, aynı gün hemen kargoya veriyorlar. Bulunduğunuz şehre göre en kısa zamanda elinizde. Kredi kartı, havale yanında Kapıda Ödeme imkanı da var sitede...

Benim anneciğime hediyem, Siyah-Altın Rengi çok şık bir kutunun içinde geldi özel kesesiyle... Bayıldımmm. "Acaba vermesem mi" diye hiç düşünmedim çünkü ne de olsa her beğendiğim şeyde olduğu gibi istediğim zaman ortak olacağım bu bilekliğe de:) Çok ayıp biliyorum ama hadi kabul edin siz de aynı şeyi arada yapıyorsunuzdur canıııım :)

Hemen bir göz atın bakalım, hepsi tükenmeden ve deli gibi mağaza mağaza dolanma derdine düşmeden, siz de ilk aşkınız "anneciğinize" neler neler seçeceksiniz buradan:)

360 East Restaurant... Kendini Vedat Milor Sanan Ukala Garson

Geçenlerde Sevgili Kayınvalidemin doğum günü kutlaması için, kendisine sürpriz yaparak, manzarasından çok hoşlanacağı düşüncesiyle Kadıköy Moda Sahilindeki DoubleTree by Hilton Otel'inin en üstünde yer alan 360 East Restaurant'a rezervasyon yaptırdık.

Manzaranın tadını çıkarabilmek umuduyla, hemen gün batımı öncesinde adım attığımız DoubleTree by Hilton Oteli'nin girişi ve asansörünü kaplayan, burun kemiğini sızlatan cinsten yoğun tuvalet kokusu,"Mekandan kimse hissetmiyor mu bu durumu?" diye asansördeki yerli-yabancı herkesi şaşırttı.



Restraurant'a girdiğimizde rezervasyon yaptırdığımız şekilde cam kenarındaki yerimize oturduk ve doğal olarak manzaraya odaklandık. 



Eski İstanbul, Haydarpaşa ve Kadıköy manzarası gerçekten çok güzel.... Ama Beyoğlu'ndaki 360 gibi, üç yüz altmış derece bir manzara burada yok, onu baştan belirteyim:) Beklentiyi azaltmak için 180 derece diyelim, hadi sizin güzel hatırınız için, olsun olsun 200 :))





Garson, yemekten önce bir şeyler içmek isteyip istemediğimizi sordu. Nar Sulu bir Mojito ve buzlu bir Baileys istedik baştan...






Menüyü inceleyip, aperatif olarak neler istediğimizi söyledik. Önceden paylaşmak için ortaya Sushi de istedik. Ayrıca herkes, ana yemeklerini de seçti bu arada. Menüde "Sosyete Kebap Şiş" olarak geçen ve açıklamasında Bonfile, Antep Fıstıklı Köfte ve Piyaz yazan bir yemeği istediğimizi belirttiğimiz anda, masamıza bakan Garsonla aramızda şöyle bir konuşma geçti:

Garson: - Ondan değil de size lezzetli başka bir yemek tavsiye etsem?

Ben:- Biz seçimimizden memnunduk. Neden değiştirmek istiyorsunuz ki?

Garson: - Yok yani o başarılı bir yemek değil de... 

Ben:- Nasıl yani? Başarısız yemeği neden menüye koyuyorsunuz o zaman?

Garson: - Ya bizim mutfaktaki şefler filan hep Endonezyalı, Filipinli filan... Sonuçta ne anlarlar kebaptan? 

Ben: - Eeee? "O zaman menüde neden var?" sorusuna hala cevap alamadık?

Garson:- Bu daha çok mekana gelen turistlere yönelik bir yemek... Onlar ne de olsa iyi kebabın nasıl olduğunu zaten bilmedikleri için, aradaki farkı anlamazlar ama, sizi memnun etmez. Size en iyisi Dana Kaburga getireyim. Çok çok memnun kalacaksınız. Fırında, düşük ısıda 4 saat pişirilerek yapılıyor

Ben: -Yok biz kaburga tercih etmiyoruz. Hem onun kemiğiydi, yağıydı, hiç uğraşmak istemem. Siparişimizi değiştirmeyin sonra pişman olmayalım lütfen.

Garson:- Hiç yağ ve kemik olmayacak ve çok beğeneceğiniz konusunda çok iddialıyım. Bana bırakın. Eğer hala beğenmezseniz, istediğiniz kebabı yaptırırız.

Yahu neden bu derece ısrarcı olur bir insan... Ne istediğimizi söylemişiz, illa alakasız bir şey öneriyor. 

Neyse ilk olarak aperatif tercihlerimiz olan Kabak Çiçeği Dolması  (Porsiyon Fiyatı: 17 TL) ve Enginar geldi masaya. (Porsiyon Fiyatı: 19 TL)


Kayınvalidem Kabak Çiçeği dolmasının tadını çok merak etmesine rağmen, o bile beğenmedi. Enginar da sert ve zor kesiliyordu. Belli ki henüz pişmesini tamamlayamamıştı...

Sonra Sushi'ler geldi. Büyük bir hevesle içinde farklı farklı Sushi çeşitlerinin olduğu tabağı denemeye geçtik ki, ben daha ilk sushi'de, aradığım lezzete hiç uymadığına kanaat getirip, daha fazla devam etme gereği duymadım. 



Bu esnada hava da iyice kararmıştı. Mekanın zaten loş olan ışıklarında yemeğimize devam ederken, bir anda her yer tamamen karardı ve restaurantın iç kısımda, 1 metrekarelik bir platformu aydınlatacak şekilde mavi tonlarda bir ışık yandı.  2 kişi üzerinde siyah ve sivri şapkalı pelerinleriyle gelip bu platforma yan yana çıktı. Yüzlerinde beyaz birer maske... 

Sonra bu pelerinlerin içinden Tom Cruise'un "Eyes Wide Shut" filmindeki tipler gibi iki kadın, hem yüzünde, hem kafasının arkasında yer alan maskeleriyle, birbirleriyle senkronize olması gerekirken, hiç de olamayan ve nezaketen "modern dans" olduğunu söyleyebileceğim bazı hareketler silsilesine girdi... Fonda ise aranızda daha önce herhangi bir sebeple MR cihazına girenlerinizin çok yakından tanıyacağı, hatta belki ara sıra hala kulaklarında çınlayan tarzda sesler çıkaran bir "inşaat müziği" (!) eşliğinde...

Etraf bu derece kapkaranlıkken önümüzdeki yemeği de göremediğiniz için, maalesef başka yapacak bir şey olmadığından, mecburen bu yaklaşık 5 dakika süren ama insana yıllar gibi gelen şovu izledik. 

O sırada eşim, garsona az önceki nar sulu Mojito'yu çok beğendiğini ve aynısından ama biraz daha ekşi olanından bir tane daha istediğini söyledi. Garson hemen yine itiraz etti. "Ondan değil de ben size, çok seveceğiniz başka bir çeşidini yaptırayım!" "Hayır ben özellikle Narlı olanını istiyorum" dese de garson ısrarla, "yok ama bunu deneseniz çok beğenirsiniz" diyor ve "Passion Fruitli", yok efendim "Zencefilli" diye hayatta yanından geçmeyeceğimiz, sokakta görsek, yolumuzu değiştireceğimiz şeyler öneriyor. Bu sefer baktık olmayacak, kat-i bir şekilde aynısından ama biraz daha az şekerli, daha ekşi kıvamda olanından istediğimizi belirttik. Az sonda geldi ki; tarif edilenin tam aksine, öncekinden de tatlı bir Mojito:)

Bu esnada Ana yemekler hazırlanıp, sunuma geçildi. Önce masaya Tereyağlı Pide ve Yoğurt'la sunulan "Avant-Garde İskender Bonfile" servis edildi ve beğenildi. (Porsiyon Fiyatı: 46 TL) 



Sonra "Doğu ve Batı Bonfile" isimli, biri Fransız, diğeri Asya usulü hazırlanmış Bonfile geldi. (Porsiyon Fiyatı: 49 TL) Fransız olan iyiymiş ama Asya usulü öbürü kadar başarılı bulunmadı.

En son olarak, garsonun bize ısrarla önerdiği ve lezzet garantisi konusunda fazla iddialı olduğu "Love me Tender" Dana Kaburga Bulgur Risotto isimli tabak da masadaki yerini aldı....  



Zahter Kekik ve Teriyaki sosuyla tatlandırılan bu yemeğin ilk önce "bulgur risotto" kısmından bir çatal aldım. Gerçekten tadı çok iyiydi. Derken masaya bir anda ağır bir Kuzu eti kokusu hakim oldu. O sırada Garson'u çağırıp, bulgurun üzerinde bulunan bu etin "Kuzu eti" olup olmadığını tekrar teyid etme gereği duydum. "Hayır kesinlikle kuzu değil, dana eti" dedi ama tadına baktığımızda evet belki lif lif ayrılmış ve iyi pişmişti ama bu et, bildiğiniz çok ağır şekilde kuzu eti gibi kokuyordu. Eşim de, ben de hayal kırıklığına uğradık. Bu sefer garson, "beğenmediyseniz, kebabı söyleyeyim, yapsınlar" dedi ama iş işten geçmiş, saat artık kaç olmuştu.

Anlayacağınız her şeyin mükemmel olması için yapılan bunca ön hazırlık, en güzel manzaralı, kalite iddialı(!) bir mekana büyük umutlarla yapılan rezervasyonlar, gecenin en güzel şekilde geçmesi için hediye organizasyonları derken, kendini "Vedat Milor" zanneden ukala bir garsonun, önce mekanını kötüler şekilde "ne bilsin bizim Asyalı şefler kebap yapmayı" ile başlayan ve zevkimizi, damak tadımızı bilmeden, ısrarla önerdiği yiyecek ve içecekler sebebiyle iyice memnuniyetsiz şekilde, pastaya filan geçmeden, mekandan bir an önce kalkmak istedik.

Hesabı istediğimizde garson, olanlardan ötürü hiç özür dileme gereği bile duymadan ve sanki görevini en iyi ve olması gerektiği şekliyle icra etmişcesine büyük bir rahatlıkla ve öncesinde bir ricada filan da bulunmadan, getirip masada önüme bir kalem ve mekan anketi koydu.  Bir başlasam neler yazacağımı hala tahmin edememesi ne acı... Parasını vermiş ve kalkıyorum, mecbur muyum o karanlıkta bir de üniversite sınavı gibi anket soruları cevaplamaya? 



Kallavi bir hesapla ama hala "aç" bir şekilde kalktık ve bir daha gelmemecesine, aynı "çiş" (af edersiniz:) kokulu asansörle inip, mekandan ayrıldık...

Daha sonra başka arkadaşlarımızla konuşurken de öğrendim ki; geçen hafta bir kız arkadaşlarının bekarlığa veda partisinde, onlar da buradalarmış ve şansına masalarına yine aynı garson bakıyormuş. 

Kızın dışarıdan özel yaptırıp getirdiği ve üzeri çok güzel hazırlanmış, tasarım pastası masaya geldiğinde, bütün davetli kızlar bu anı ölümsüzleştirmek için pastayla fotoğraf çektirmeye çalışırken, garson, durumu görmesine rağmen, pastayı masadan apar topar almaya çalışmış. "Bir dakika resim çekiyoruz, görmüyor musunuz? dediklerini de duymamazlıktan gelmiş. 

En sonunda partinin sahibi olan kız "Bize biraz zaman verin, alacağınız zaman ben size haber veririm " deyince buna kızan, alıngan garson, masadan ayrılmış ve bir daha uzaktan el etmelerine rağmen, inadına 20 dakika masaya uğramayıp, görmezden gelmiş. 

Var mı böyle bir hizmet anlayışı valla ben bilemedim? :)

Hazır Mantı Tarifi

Sabahın 6:30'unda kalkıp, Spor Salonunda soluğu alınca ve hızlı tempoda 45 dakika Cardio yapıp, sonrasında da bütün gün iş yoğunluğuna kendini kaptırınca, karşılığında bir ödül bekliyor insan... Madem metabolizmamı hızlandırmak için, caaanım uykumdan fedakarlık edip, gidip sporumu yapmışım, 40 yılda bir de olsa, akşamında da güzel bir ziyafeti hak edelim ama, değil mi? Salata, salata nereye kadar? :)

Uzun zamandır derin dondurucunun kapağını her açtığımda burun buruna geldiğimiz, ama benim devamlı gözlerimi kaçırmaya çalıştığım o enfes Mantı paketi karşısında işte bu sefer boş bulundum ve beni gafil avlayıp, bir anda geçmiş yıllara götürdü.

adim-adim-resimli-manti-tarifi