reklam

Şen Dulların Korkulu Rüyası Olan Yakışıklı

Bundan yılllaaaar yıllar önce, TRT'de "Orhan Boran'la Pazar Geceleri" programının ardından, "yorgan kemirten" denilen türden bir gerilim müziğiyle başlardı Alacakaranlık Kuşağı (The Twilight Zone)... Yarın sabah okul olmasına ve aslında deliler gibi etkisi altında kalacağımı bilmeme rağmen, yine de söz dinlemez ve izlerdim her bölümünü tırsa tırsa.


Aklımdan atamadıklarımdan bir tanesinde, şöyle bir sahne geliyor gözümün önüne: Adam sokaktaki ankesörlü telefondan bir yeri arayacak, ama yanlışlıkla kendi evinin numarasını çeviriyor ve telefonun karşı tarafından yine "kendisi" cevap veriyor. Aman Tanrım, hayal gücünün böylesi! Ne kadar etkilenmişsem artık, telefon numaralarının 6 haneli olduğu o dönemlerde, kendimizinkine yakın rakamlar içeren birini ararken, iki kere düşünür, "Allah vermeye de, yanlışlıkla kendi numaramı çevirmeyeyim" diye korkardım.



Ortada korku filmlerinden alışık olduğumuz kan revan sahneleri filan olmamasına rağmen, bu derece basit bir konuyla bile insanın aklını bu kadar alabilecek bir gerilim yaratmak, ancak Alfred Hitchcock'a yaraşır bir durum. Katılır mısınız bilemem ama bence bilinçsiz şiddet kullanımının, sanatla uzaktan yakından ilgisi olmadığı gibi, gerçek Sinema izleyicisi üzerinde, en sıradan bir etkileyiciliğe bile erişemiyor. (Tarantino'yu tenzih ederim, onun yeri ayrı:)  

Oysa "profilden gıdıklı ve göbekli pozu"yla akıllarda yer eden ve tam 5 kez "En İyi Yönetmen" Dalı'nda Oscar'a Aday gösterilmesine rağmen, bu ödülü hiç bir zaman kazanamamış olan Usta Yönetmen Hitchcock, izleyici ile film karakteri arasında mükemmel bir özdeşleşme sağlamayı ve insanı filmle bir bütün yapmayı çok iyi biliyor. 

Yönetmek istediğinin, alışılagelmiş şekildeki gibi"oyuncular" değil, aslında  "seyirciler" olduğunu, filmlerini izlerken yüklendiğiniz gerilim sayesinde, şekilden şekile girdiğinizde açıkça fark ediyorsunuz. 

Bir başka en çok bilinen Hitchcock filmi olan "Kuşlar"ı ele alırsak, burada da, eski ve yeni tüm korku öğelerini; insana dost ve her an, her yerde karşımıza çıkan bu küçücük hayvanlarla simgeleştirmeyi nasıl da başarmış olduğunu görüyoruz. 


Kuşların topluca saldırısı; izleyicilerin hayatı boyunca deneyimlediği tüm eski ve yeni korkularının, kuşlarla simgeleştirilerek, insana saldırısı olarak yorumlanıyor ve gerçekten de sonrasında tüm dünya çapında etkileri öylesine görülüyor ki; filmi izledikten sonra insanlar, sokaklarda kuş gördüğünde korkup kaçışıyorlar. 

Hatta, eğer şehir efsanesi değilse, söylenen o ki; filmin gösterildiği dönemde, İstanbul’da güvercinleriyle meşhur Beyazıt ve Eminönü meydanlarından geçmeye çekinen, hatta martılarla karşılaşmamak için Adalar’a gidemeyen insanlar olmuş... Doğrudur, inanırım :)


Sinema ile ilgili en son yer verdiğim içeriklerden biri olan "Kelebeğin Rüyası" hakkındaki izlenim yazımı okumuşsunuzdur sanırım. Bu film hakkında hazırladığım bu naçizane yazı, okunma rekorları kırmasıyla ve ilgililerden büyük beğeni görmesiyle verdiği gurur yetmezmiş gibi, bir de üzerine sinema eleştirmenin inceliklerini pekiştirmek adına, Hürriyet'in Bumerang Deneyim Günleri kapsamında Sinematek’te düzenlenen ve işin duayenleri ile bir araya geldiğimiz, çok özel bir etkinliğe davet edilmeme de vesile oldu. 



Sinema konusundaki engin bilgisi ve değerlendirmeleri ile sektörün başarılı isimlerinden Barış Saydam’ın rehberliğinde gerçekleşen bu 4 saatlik workshop, gerçek bir film analizinin olmazsa olmazlarından sayılan "Anlam Katmanları"nı anlatan teknik bilgilerle başladı. Burası işin fazlasıyla entellüktüel bakış açısı ve birikim isteyen kısmı... 

Bir filmin nasıl okunabileceği konusunda, yarın-öbür gün, sanatsal bir ortamda, bir iki vurucu laf edip de "Ben de buradayım!" demek isterseniz, hadi size bir güzellik yapayım da, işin fazla teoriğine girmeden de olsa, kısaca Anlam Katmanları'nın çeşitleri hakkında fikir vereyim madem:)

Bir filmi izlediğinizde herkesin basitçe sonucuna vardığı anlamına "Açık Anlam" deniliyor.

Bir de derin manalarına varmak için; "Göndergesel Anlam" yani Filmin geçtiği dönem ve ortamın değerlendirilmesi; "Örtük Anlam" yani Filmin derinlerinde yatan tüm psikolojik ve sosyal gerçeklerin değerlendirilmesi ve "İdeolojik Anlam" yani Filmin izleyiciye çaktırmadan, alttan alttan verdiği mesajlar üzerinden değerlendirilmesi gerekiyor ki, biz o gün bunu "Oz Büyücüsü" filmi üzerinden örneklendirdik. 


Mesela bu filmin İdeolojik anlamı, izleyenlerin hatırlayacağı en önemli mesajlardan olan "Ev gibisi yok" sözünde yatıyor ve her şeyin artık parayla ölçüldüğü bir dünyada, ev ve aile gibi unsurlar, insani değerlerin en son sığınağı olarak gösterilerek, aslında "iyi bir insan nasıl olunur?" mesajı veriliyormuş. Bilmem hiç bu bakış açısıyla izlemiş miydiniz?


Bir de filmin "Mizansen" açısından incelenmesi konusu var ki, bunun içine, filmi bütün olarak etkileyen; ışık, kostüm, renk, müzik gibi yan öğeler giriyor. Film çözümleme disiplinleri arasında yer alan Psikanaliz, Sosyoloji ve Sinema Tarihi gibi farklı disiplinler, bu aşamada büyük önem taşıyor. Çünkü "izlediğimiz bir film aslında, yıllar önce çekilmiş başka bir filmdeki başka bir karaktere gönderme yapıyor olabilir" deniliyor. 


Bu göndergeler üzerinden mizansenleri ne kadar iyi okursak, anlam katmanlarını da o derece sağlıklı yakalamamız mümkün... Mesela Stanley Kubrick mekan ve rengi olağanüstü olan bir üslup ve takıntılı şekilde simetri kullanmasıyla meşhur bir yönetmen... Bilmeden izleseniz bile, bu özellikleri sayesinde, onun imzası olduğunu hemen anlamak mümkün. Aşağıdaki Video kolajı onun bu takıntısından ilginç örnekler sergilerken, çalışma tarzı ve sinema diline dair ipuçları da veriyor.



Sinema Analizi workshopumuza geri dönersek... Esas gündemimiz, yazımın başında da bahsettiğim "Alfred Hitchcock Sineması" ve kendisinin de en sevdiği filmi olarak kabul ettiği (Shadow of a Doubt) "Şüphenin Gölgesi"ydi. 

Şüphenin doğasını araştırmaktan büyük haz alan ve şüphe psikolojisinin farklı varyantlarına sık sık yer veren Yönetmenin, 1943 yapımı olan, Teresa Wright, Joseph Cotten'in başrollerini paylaştığı, IMDB Puanı 8 olan ve En iyi Özgün Senaryo Dalında Oscar Adayı olan 108 dakikalık psikolojik gerilim filmi, Shadow of a Doubt; büyük şehirde yaşayan dayısını bir rol model olarak seçecek kadar, ona hayranlık duyan kasabalı bir genç kızın, yakışıklılık ve güç timsali dayısının, kendisine Şen Dulları kurban seçen bir seri katil ve soyguncu olduğunu fark ettikten sonra, onu ele vermeyeceğini söylemesine rağmen, ölümle yüzleşmek zorunda kalırken neler yaptığını, neler hissettiğini, kendisini savunmak için hangi yollara başvurduğunu gözler önüne seren farklı ruh hallerini beyaz perdeye taşıyan ve gizliden matematik ve mühendislik altyapısı üzerine kurulu klasik filmlerinden başarılı bir örnek...



Rol modelinin bu şekilde bir hayal kırıklığı yaratması, aynı zamanda toplumsal maskenin yırtılışını da simgeleyerek, izleyiciye iyi ve kötünün ayırt edilemez olduğunu hatırlatır nitelikte...





Filmde; hiç beklenmeyecek birinde ve hiç umulmayan bir anda ortaya çıkan, bu derece bir kötülüğün fark edilmesiyle, yerinden oynayan insan ilişkilerine yer verilerek, aslında ne kadar da huzurlu ve sıcak görünen bir ev ortamının, bir anda nasıl da sarsılabileceğini gözler önüne serilirken, doğal akışın bozulması ve rutin yaşamın alt üst olması konu ediliyor.


70'e yakın filmden oluşan Alfred Hitchcock Sinemasının genel özelliklerini kısaca özetlemek gerekirse; 




Özdeşleşme: Duygusal yönlendirme becerisi çok yüksek. İşin sırrı ise, izleyicinin yakınlık ve özdeşleşme kurduğu karakterlerin, devamlı olarak yer değiştirmesini sağlama yeteneğinde saklı... 

Beklenti: Olumsuz ve ürkütücü bir şeyin tedirgin edici beklentisinin yol açtığı gerilim anlarını, kahramanın gözüyle özdeşleştiriyor.

Gerilim/Şaşırtma: Bunların ayrı ayrı kavramlar olduğunu her fırsatta vurguluyor. Bir anlık görüntüyle korkutmak yerine, gerginlik anlarını olabildiğince sürdürmeyi tercih ediyor.

Hitchcockyen Gerilim: Kovalamacaların montajıyla izleyiciyi  gererek, iyi ve kötünün, insanların içinde bir arada olduğunu biçimsel olarak yansıtırken, aynı zamanda kalıplaşan değer yargılarını da, karakterleri tanıdıkça deforme ediyor.

İyi ve kötünün bir arada yaşadığı ve "Hitchcockyen Evren" ismi de verilen Alfred Hitchcock Sineması'nın bu karakteristik özelliklerini de hesaba katarak, fırsat bulur da filmlerinden birini bu gözle izlerseniz, bakın bakalım aldığınız keyif, nasıl da farklı oluyor:)



Etkinlik sonunda, kendi filmlerinde çaktırmadan saniyelik roller alan Alfred Hitchcock'un, bu görüntülerinden oluşan bir video izledik, arzu ederseniz siz de aşağıda izleyebilirsiniz:)



Bu arada unutmadan söyleyeyim; Alfred Hitchcock'un sıradışı yapımlarından biri olan "Sapık" Filminin (Psycho) çekim sürecinde geçen ve eşi ile yaşadıkları aşka ve profesyonel ilişkilerine odaklananan 2012 yapımı "Hitchcock" isimli bir film şu anda vizyonda. 


Filmde kendisini, yine bir başka usta; Anthony Hopkins canlandırıyor. Sacha Gervasi'nin yönettiği filmin, esin kaynağı ise "Alfred Hitchcock and the Making of Psycho” adlı bir kitap. Filmde ayrıca Helen Mirren ve Scarlett Johansson'da rol alıyor. 


IMDB Puanı 7 olan bu filmin, sadece "En iyi Makyaj ve Saç Stili" gibi basit bir dalda Oscar Adayı olabildiğine bakarsak, Hitchcock'un yaşarken bir türlü sahip olamadığı Oscar bahtsızlığının, halen devam ettiğini de söyleyebiliriz belki:)

Daha Önce Pinkberry'ye Gelmiş miydiniz? :)


Yurt dışında dükkanlarına sık sık rastladığım ve başta "celebrity"ler olmak üzere pek çok hayranı olduğunu bilmeme rağmen, her sabah prebiyotik yoğurt yemekten gına geldiğinden, canım tatlı istediğinde de gidip yoğurtlu bir şey yemesem diye düşündüğüm için Pinkberry ile olan münasebetimiz biraz geç başladı.

 

İzleyenleriniz bilirler... Seinfeld'in yapımcısı Larry David'in "Curb Your Enthusiasm" dizisininde canlandırdığı, aşırı antipatik adam karakterinin de bir Pinkberry Macerası olmuştu.


Sonrasında İstanbul'da ilk olarak dikkatimi Bağdat Caddesi'nde açılan Pinkberry mağazasının geniş ve şık dekorasyonlu dükkanı ile çektiler. 


Yaz-Kış ilgi gören ve özellikle hafta sonları kapısında sıra olan bu yoğurda bir şans vermek için gittiğimizde fark ettim ki; mağazanın renkli dünyasının ve davetkar vitrininin karşısında önce bir müddet far görmüş tavşan gibi kalakalıyorsunuz. 



Derken girdiğiniz kuyrukta, sıra size gelince, güler yüzlü çalışanlar "Daha Önce Pinkberry'ye gelmiş miydiniz?" diye soruyor ve "Evet" ya da "Hayır" cevabınıza göre, ister önceden denediğiniz ve tekrar almayı planladığınız karışımın siparişini veriyorsunuz, isterseniz de size adım adım nasıl seçim yapabileceğinizi kısaca anlatıp, merak ettiğiniz  dondurulmuş yoğurt çeşitlerini küçük tadımlık boylarda deneme şansını sağlıyorlar.


Kore menşeili dondurulmuş yoğurt markası olarak, ilki 2005 yılında Hollywood'da açılan ve ülkemize Starbucks, Le Pain Quotidien, Body Shop, Debenhams, Top Shop gibi markaların da Türkiye haklarının sahibi olan Shaya Group tarafından getirilen ve tüm ürünlerinde en kaliteli ve doğal içerikler kullanma iddiasıyla pazara giriş yapan Pinkberry'nin tadını; tatlı ve mayhoş lezzetli dondurulmuş yoğurt olarak tariflemek mümkün...

Orijinal, Hindistan Cevizli, Tropikal Meyveli, Narlı, Çikolatalı ve Yeşil Çaylı olmak üzere 6 farklı dondurulmuş yoğurt çeşidinden birini, arzu ettiğiniz taze meyveler, çikolatalar, bisküviler, gofretler, gevrekler, kuruyemiş ilaveleri ve en üstüne bal, karamel, pekmez sosları gibi 30’dan fazla ek lezzetten istediklerinizi seçerek, kendinize özel Pinkberry’nizi yaratabiliyorsunuz.  

Ayrıca dondurulmuş yoğurda ilaveten Parfe, Meyve Salatası ve Smoothie” seçenekleri de mevcut. 



Hatta turunçgil sevenlere müjde: Çok yakında Greyfurt Pinkberry geliyormuş:)


İşin komiği, ilk deneyiminde, daha birinci kaşıkta ne hissettiğine tam karar veremeyip "Pinkberry, Pinkberry... Bu mudur yani?" ya da "Eh işte fena değil!" diye ahkam keserken, kabın sonlarına doğru yaklaştığında, çok lezzetli olduğundan dem vurup, yedikçe yenesi gelen bir bağımlılık yarattığını söyleyenlere gözlerimle şahit oldum:)


Elimdeki broşürlerine göre fiyatları şöyle: Sadece dondurulmuş yoğurt alırsanız, Küçük boy 5 TL, Orta boy 7 TL, Büyük boy 9 TL ve eğer ek lezzetlerle alırsanız; Küçük Boy 7 TL, Orta Boy 9 TL ve Büyük Boy ise 12 TL. 


Şimdilik İstanbul'un Avrupa yakasında Cevahir AVM'nin önünde yer alan Mağazası, Akbatı AVM Mağazası, Kanyon AVM Mağazası ve Anadolu yakasında, Şaşkınbakkal Mağazası ve Buyaka Mağazası'nda bulunan bu hem faydalı, hem lezzetli yoğurda, ailemizde özellikle diyet yaparak 10 küsür kilo veren Eşim bayılıyor. Yağsız Yoğurt ve Yağsız Süt Tozu karıştırılarak elde edildiği için, alışık olduğumuz tatlı ve dondurmalara oranla, daha düşük olan kalori değerlerini de gördükten sonra, ona hak vermemek elde değil... Bir örnek vermek gerekirse, Küçük boyu 155 ila 185 Kalori arası.

20 TL ve üstü siparişlerde eve servisleri de var. Biz hazırlatıp, evde yemeği tercih ettiğimiz için buz dolu poşetler içeren, resimdeki gibi bir paket hazırladılar. Bu sayede belli süre için, erimeden istediğiniz yere yanınızda getirebiliyorsunuz.

Bizim tercihimiz aynen gördüğünüz gibi Orijinal Pinkberry üzerine, Çilek, Kivi, Ayçekirdeği içi ve Fındık parçaları. 


İster sağlıklı bir ara öğün olarak, ister hafif bir tatlı, ister meyve niyetine... Pinkberry lezzetini denemek için bahane çok:)

Çanakkale Sırtlarında Bir Bayrak Dalgalanır...

"18 Mart Çanakkale Zaferi ve Şehitleri Anma Günü"nün bu hafta gerçekleşen 98. Yıldönümü'nde sizlere, her okuduğumda içimi titretip, tüylerimi diken diken, gözlerimi dolu dolu eden ve hissettiğim duyguları, benden güzel yazıya döken bir Şair'in bu muhteşem şiiri ile seslenmek istiyorum.



ÇANAKKALE SIRTLARINDA BİR BAYRAK DALGALANIR

Çanakkale sırtlarında bir bayrak dalgalanır
Yaz ortasında, kış ortasında
Duyulur sesi taa uzaklarda
Erzurum'da, hatta Kars’ta
Der ki:
“Neden kırmızıyım bilir misiniz?
Mehmetçiğin yaralı kalbinde boyandım al kana
Ak kalan yerim
Onun tertemiz geçmişi
Duymak istemem bir daha
Yurdumda düşman sesi”

Bayrak sustuğu an
Başlar şehitler türküsü:
“Çanakkale içinde vurdular beni
Ölmeden mezara koydular beni”
Bu türkü öyküsüdür Türk dedesinin
Bu türkü ninnisidir Türk anasının
Bu türkü yeminidir Türk askerinin

Çanakkale sırtlarında Şehit Mehmetçikler yatar
Binlerce, on binlerce...
Hep isimsiz hep sessiz
Kimi babamız, 
Kimi amcamız
Kimi de ağabeyimiz
Bir yanda yatar Anzaklar
Dünkü düşmanımız
Bugünkü emanetimiz
Selamlar onları gemiler her geçişte
Ve gözlerden bir kaç damla yaş süzülür
Gururdan mı kederden mi bilinmez
Sana bu son ders olsun ey düşman
Çanakkale öyle kolay geçilmez!
  
                                          Nursen Deliktaş


Elma Şekeri Tarifi

Her çocuk gibi Elma Şekerine bayılırdım. Yazlığımızın bulunduğu siteye, ne zaman bir Elma Şekerci gelse, bir anda ortalık hareketlenir, herkes evinin balkonunun altına, para istemek için koşarak, "Aaaaaanneeee! Anneeee!" diye sesini duyurana kadar durmadan bağırır, eğer isteği kabul görmezse de "Anne yaaa, yaa nolur yaa, valla bak bugün başka bişey istemiycem söz" diye, kasap kedileri gibi yukarı bakarak her türlü şımarıklığı yapar, o parayı aşağı attırmadan da susmazdı. 

resimli-elma-sekeri-tarifi


Hünkar Beğendi Tarifi

Katılmış olduğum bir Yemek Kursunda ve kimsenin yemek yapma haricinde 1 saniye zamanı olmadığı böyle bir atölye çalışması esnasında, benim 3 yemeği aynı anda yaparken, resimlerden de göreceğiniz üzere tezgah, ocak, yer vs. gibi kendi mıntıkamdaki her yeri cillopluk derecesinde tertemiz tutmak için uğraş verip, aynı zamanda da elim kolum sarımsaklar, yumurtalar, unlar içindeyken, her zamanki gibi adım adım tüm aşamalarını sizler için fotoğraflandırma çabalarımın da ayrıca özel takdir görmesi dileğiyle:)

resimli-hunkar-begendi-tarifi

Köpüklü Türk Kahvesi Tarifi

Bir ara Babam, iyice tiryakisi olmuştu ve akşam yemeğinden sonra illa ki bir Türk Kahvesi istiyordu. Evin kızı olarak, ne kadar başka taraflara da baksam, konuyu unutturmaya da çalışsam, dersleri, sınavları filan da bahane etsem, kabak yine benim başımda patlıyordu. Hatta daha etkileyici olmak adına "doktorlar bir günde bu kadar çok kahve içilmesini hiç desteklemiyor ama" filan gibi tıbbi açıklamalar da getirdim konuya ama, dinleyen kim? 

Kahve pişiren kişi olmayı istemediğim kadar, yapmasını da bilmiyordum ki... İşin daha da komiği, öğrenmek de içimden gelmiyordu, çünkü güzel olmadığı müddetçe bir gün bana kahve yaptırmaktan vazgeçeceklerdi aklımca:) 

kopuklu-turk-kahvesi-nasil-yapilir

Doors Akademi'de Şeflerin Şefi Mehmet Uzunözlele Workshop'a Davetliydim

Duydunuz mu bilemiyorum ama Da Mario, Vogue, Angelique, Kitchenette, Mama, Zuma, Ajia ve Gigi gibi yeme-içme sektörünün en iddialı restaurantlarını bünyesinde barındıran İstanbul Doors Group,  şimdi de profesyoneller ve amatörler için eğitimler vererek, Türkiye'de yeme-içme sektörünün ihtiyacı olan kalifiye elemanları, uluslararası standartlarla yetiştiren yeni Yemek Okulu; 'Doors Akademi'yi, İstanbul Bomonti'deki 3000 metrekarelik binasında, Arçelik ana sponsorluğunda hayata geçirdi.



Doors Akademi'nin açıldığını ilk duyduğum andan itibaren, programlarının içeriğini yakından takip ediyorum. 





Beraber katılmayı çok arzu ettiğimiz, bu ay verilecek "Sushi" eğitimini gözümüze kestirmişken, eşim de, ben de bu aralar aşırı iş yoğunluğumuz sebebiyle bu konuyla ciddi olarak ilgilenecek fırsatı bir türlü bulamayınca, baktım ki zaman su gibi akıp geçiyor, nihayetinde, geçen Çarşamba günü Doors Akademi'yi aradım.



Eğitimler hakkında detay almak için telefonda görüştüğüm Işıl Hanım, "Üşengeç Şef" olduğumu duyar duymaz, yılda sadece 1 kez yapılan ve  "Şeflerin Şefi" olarak haklı bir nam salan tüm Doors Grubu Restaurantlarının Executive Şef'i "Mehmet Uzunöz"ün vereceği çok özel ve önemli bir workshop'a, zaman bulur da katılabilirsek, davet etmekten çok memnun olacaklarını belirtti.


Şeflerin Şefi Mehmet Uzunöz

Saray mutfağında sık sık bir araya gelen tatlı-ekşi lezzet kombinasyonlarına örnek teşkil edecek farklı malzemeleri ve baharatları doğru şekilde bir araya getirerek; Hünkar Beğendi, Mücver ve Ayva Tatlısı yapılacak bir atölye çalışması olan ve "Şeflerin Şefinden Osmanlı Mutfağı" ismi verilen bu workshop, tam da o akşam gerçekleştirilecekti. 

Tabi ki de önceden yapılan tüm programımız bir anda değişti ve saat 19:00'da başlayacak bu heyecan verici davete memnuniyetle iştirak ettik. 

Mekana vardığımızda, Doors Akademi'nin bizi güleryüzle karşılayan şefleri arasında, eşimin İlkokuldan sınıf arkadaşı olan İdil Şanal'ı da görünce, daha da keyiflendik. Artık mekan bizimdi:))

 İdil Şef ve Biz :)

Gerçekten de tüm detayların tasarlandığı ve herkesin kendi tezgahı, buzdolabı, kesme tahtası, fırını, ocağı, davlumbazı, bıçak seti, mutfak dolabı, alet edevatı, tencere tavası kısacası herkesin kendine ait yemek istasyonu olan, bu devasa endüstriyel mutfakta eşim de, ben de kendi yerlerimizi aldık ve hemen mutfak önlüklerimizi giydik. 





Doors Akademi'nin bu gıcır gıcır mutfağı, insana yemek yapmayı sevdirir valla, baksanıza ağzım kulaklarımda! :))



Eğitimin başında Şeflerimiz Mehmet Uzunöz ve İdil Şanal, tatlı bir sohbetten sonra günün menüsü hakkında kısaca bilgi verdi ve sistemin nasıl olduğundan biraz bahsetti. Derken workshop tüm hızıyla başladı. 


Amaç; aynen BBC'deki yemek yarışmalarındaki Master Şef adaylarının yaptığı gibi, zamanla yarışarak, dağıtılan malzemelerle anlatıldığı gibi hazırlayarak, aynı anda 3 yemeği birden ve yaklaşık 2 saat içerisinde tamamlamak... 


Sonrasında da oturup, şarap eşliğinde mis gibi ziyafet çekip bir güzel yerken, "aman da ellerime sağlık, ah ben meğer ne hamaratmışım" diye keyfini çıkarıp, yorgunluk atmak:)
  
Bu özel davette o akşam çoğunluk yine Şeflerden oluşan toplamda 12 kişi, çok özel bir atölye birlikteliği yaşadık. 


Ve işte karşınızda 3 çeşit yemeği 2 saatten kısa sürede bitirdikten sonra, biraz saçı başı dağıtmış halde, ama hala mutlu ve gururlu  şekilde kameralara gülümseyen Üşengeç Şef ve Mehmet Şef :)


Biricik Eşim de o gün mutfakta harikalar yarattı. Onun yaptığı Hünkar Beğendi aramızda en lezzetlisi seçildi. Arada sırada da olsa, aynı zevk ve şevkle yemek yapmasını, kendi mutfağımızda da bekliyorum artık kendisinden :)



Bu sürpriz Workshop'ın sonunda ortaya çıkan enfes lezzetlerden örnekler:






Burada verilen 'Profesyonel Meslek Eğitimleri'ne, konuk şef olarakİstanbul Doors Group'a ait restoranlarda görev yapan dünyaca ünlü yerli ve yabancı şefler katılıyormuş. Sunulan imkanlara bakar mısınız? 

Akademinin en iddialı olduğu konu ise; pişirme sanatının tüm inceliklerini öğretmeyi hedefledikleri için eğitimlerin, %40 okul, % 60 iş yeri uygulaması şeklinde yani "Dual" sistemde kurgulanıyor olması... 


Bu sayede katılımcılara hem uluslararası temel teknikler ile beceri kazandırılıp, "damak tadı" kavramı yerleştirilmeye çalışılırken, hem de uygulamalı derslerle zamana karşı hız ve "ekip çalışması" gibi gerçek hayata hazırlayan konularda pratik yapma imkanı sunuluyormuş.





Doors Akademi'nin eğitimlerine bir göz atmanızı, hatta ilginiz varsa, zevkinize hitap eden amatör kurslarından birine, mümkünse arkadaş grubunuzu da organize ederek kızlı erkekli, hep birlikte katılmanızı tavsiye ederim, çünkü gerçekten çok eğlenceli:) 

Akdeniz mutfağı, Uzakdoğu mutfağı, Fransız Mutfağı, Vejetaryen Tarifler, Çilingir Sofrası, Peynir-Şarap Tadımları, Çikolata dersleri, ne ararsanız var. İsterseniz Doors Akademi Amatör Eğitim Programlarına şuradan göz atabilirsiniz.

Zamanla yarışarak hepimizin kendi kendimize hazırladığımız enfes yemeklerin tariflerini ve detaylarını da ayrıca anlatacağım. Sabredin... Çok yakında usengecsef.com'da :)