reklam

Yanlış Beslenme ve Hipoglisemi Sersem Etti Beni

İşlerimin yoğunluğu sebebiyle, derin uykuya dalamadan sabahı ettiğim bir Pazar gecesinin ardından, aynen planlandığı gibi saat 6:30'da spora gitmek üzere kalkıp 5 dakikada hazırlandım. 



Gitmesem de olurdu pek ala, olmaz mıydı? Ama kendi kendime bir söz verdim mi, tutmayı çok seviyorum... 


Bu motivasyonla Fitness Salonu'nda yarım saat kadar 7 hızında koşu bandından sonra, hemen hazırlanıp, Görme Engelliler için gönüllü olduğumu daha önceki yazılarımda anlattığım, Sesli Kitap Projesi için Stüdyoya, İngilizce kitap okumaya koşturdum. 


Best Seller olduğu dönemde yani bundan yıllar önce alıp okuduğum, Brooke Shields'ın bizzat kaleme aldığı ve hamile kalabilmek uğruna verdiği mücadele ve sonrasında ne olduğunu bir türlü anlamlandıramadan girdiği "Doğum Sonrası Depresyon" dönemini ve bundan nasıl kurtulduğunu konu alan "Down Came The Rain" isimli bu samimi ve dokunaklı kitabı, şimdi görmeyen gözlere bir ışık olmak niyetiyle seslendirmek, beni ziyadesiyle çok mutlu ediyor. 

Bütün çocukluğumu Brooke Shields'ın güzelliğine hayran olarak yaşadığım için, tüm yaşadıklarını gözler önüne serdiği ve Türkçe'ye "Ve Yağmur Düştü" ismiyle çevrilen bu yararlı kitaba da gereken önemin verilmesi gerektiğine inanarak, kendi kitaplığımdan getirdim.

Bebeği Rowan'la mutluluk pozları verdiği dönemlerin öncesinde yaşadığı korkunç Depresyonu ve nasıl kurtulduğunu anlattığı kitabının ön sözünde Brooke Shields diyor ki: 

"Hissettiğim şeyin yalnızca yorgunluk olduğunu düşündüm önce... Ancak bu hisse ek olarak hayatım boyunca hiç yaşamadığım, her yerimi kaplayan bir panik hali de vardı. 

Rowan sürekli ağlıyordu ve ben Chris'in onu bana getireceği anı korkuyla bekliyordum. Midem bulanmaya başladı; göğsümün çevresinde adeta sürekli daralan bir kemer vardı. Paniğe eşlik eden, çoğunlukla endişe olurdu. Parmağımı bile oynatamıyordum. 

Bana söylendiği gibi yalnızca hassas ve ağlamaklı değildim. Yaşadığım şaşırtıcı derecede farklı boyutlarda bir hüzündü. Sanki hiç geçmeyecekti."

Bu eşsiz kitabın orjinalini seslendirirken bulunduğum stüdyoyu, tasvir etmem gerekirse; çok küçük, havasız ve ses yalıtımlı bir oda hayal edin... Sadece bir masa, bilgisayar, mikrofon, kulaklık ve bir sandalye... Tüm bunların kıtı kıtına sığacağı bir alan düşünün... İşte aynen resimde göründüğü kadar! 



Hipoglisemik bir bünye olarak, ana ögünleri adam gibi hakkıyla yemem ve ara öğünleri de aksatmamam gerektiğinin çok iyi bilincindeyim. 

Gel gelelim, sabahın köründe spora gidip, ardından Stüdyoya geleceğim için, arada Beyaz Fırın'dan  mayalı olduğu söylendiğinden, midemi rahatsız edeceği düşüncesiyle çekinerek, sadece bir tanecik aldığım üstü bol Susamlı, içi Kaşar Peynirli Poğaçayla kahvaltıyı yolda geçiştirmiştim.

Okumanın ortalarına doğru, havasızlık, uykusuzluk ve hiç ara vermeden daha çok, daha daha çok okuma hevesim sebebiyle, oturduğum yerde sanki, fırtınalı bir havada, denizin ortasında kalmış bir teknenin içindeymişim gibi bir hisse kapılır gibi oldum, ama başlarda pek ciddiye almadım...

Poğaçanın tadı damağımda kalmışken, "bak inadına hiç de rahatsız etmedi görüyor musun, ahh keşke bir tane daha alsaymışım, aman neyse fazla hamur işi yemediğim iyi oldu" derken... Hemen dün geceden düşünüp, çantama attığım Kuru Erik ve Kavrulmuş Fındık dolu poşet geldi aklıma... Oleeyy!!! 

Tuhaf bir şekilde "Hipoglisemi başlangıcı" teşhisi konulduğunu unutmak istedikçe,  bünyem bana bunu baş dönmeleri, tahammülsüzlük, hatta konuşurken kendimin de fark ettiği şekilde peltekleşmeye eğilim şeklinde ibarelerle, gözüme gözüme sokuyor. Hemen iki üç tane erik ve fındıklardan attırıyorum ve hooop normale dönüyorum hemen... Bilemedim belki de placebo etkisi diyeceğim ama yok... Bildiğin anında işe yarıyor:)

Geçenlerde yıllık check-up için doktora gittiğimde, sohbet ederken " Sabah kahvaltısında bir tane Prebiyotik Yoğurt yiyorum 2 kaşık yulaf ezmesiyle. Öğle yemeğinde Kepekli peynirli bir Tost ve akşam yemeğinde de salataysa salata, pizzaysa pizza, bazen dışarda, bazen de ev yemeği vs. artık ne varsa... Ama nedense bu kadar az yememe rağmen kilomda bir azalma olmuyor. Aslında sebebini ve nerede hata yaptığımı biliyorum. Çünkü ara öğünleri atlıyorum, değil mi? " dedim çok bilmiş bir edayla:)


Doktor dinledi, durdu bekledi. Bu küçük sessizlikten sonra "Tabi ki! Bak hatanızın da farkındasınız ama niye yapıyorsunuz madem" filan diye klişelerle cevaplamasını beklerken, çok komik bir şey söyledi: " Vallahi ara öğünleri geçtim de, siz Ana Öğünleri bile almıyorsunuz ki! Yahu bir yoğurtla, bir tostla, koca gün geçirilir mi?"

O anda gevrek gevrek güldüm tabi şaka gibi geldi gerçekler... Ama şimdi düşündükçe ne kadar haklı aslında:) 

Yıllar önce okuduğum bir makalede şöyle diyordu. Nasıl ki insan bir kıtlıkla karşı karşıya kalsa, elindeki mevcut yiyeceklerin ne kadar süre yeterli gelmesi gerektiğini bilmediği için, azar azar yer ve yarınları da düşünerek, bitirmemeye çalışırsa, vücut da benzer sistemle çalışıyormuş. Yani azar azar yeyip, öğünleri atlayıp, kilo vereceğimizi düşünürken, tam tersine vücut; "hımmm bir kıtlık durumu var demek ki, buradan kazandığım enerjiyi aman harcamayayım, belki yenisi gelmeyebilir bu yiyeceklerin. En iyisi ben bunları depo edeyim" diyormuş ve bunun sonucu olarak da; gelsin iyice yavaşlayan metabolizma ve löpçük löpçük göbekler basenler...

Korkumdan bugün için ara öğün olsun diye dün akşamdan meşhuuuur Sebzeli Kırmızı Mercimek Çorbamdan yaptım. Ama bunu tamamen unutmuşum. Az önce buzdolabını açıp, ne yesem ne yesem diye bakınırken, göz göze geldik aman ne sevindim! 

Edepsiz Mikrodalgam geçenlerde kapağını açar açmaz, hoooop diye sigortaları da attırarak bozulunca, tamir işi ertelene ertelene bugün oldu işte... Mecburen çorbayı tencerede ısıtmak için mutfakta başında dururken, bekle bekle ısınmak bilmeyince, iki dakika bilgisayarın başına geldim, bir gittim ki kaynamaktan, neredeyse kapağına kadar köpürmüş ve 1000 derece olmuş.

Neyse yarına kadar soğursa, öğlen yemeğim şimdiden hazır bari:) Sizin de canınız çektiyse eğer, öz anneciğinizin uğraşmayacağı kadar detaylı bir anlatım ve adım adım fotoğraflı tarifim işte burada:) Şimdiden afiyet olsun:)

Lale Figürünü Seviyoruz da Neyi Temsil Ettiğiniz Biliyor muyuz?


"Zambakgiller" (Liliaceae) ailesinden ve bilimsel adı "Tulipa" olan bu, çok yıllık ve soğanlı bitki, aynı zamanda Zambak, Çiğdem ve Sümbül gibi bitkilerin de yakın akrabası...

Normalde doğal yetişme ortamı olarak, özellikle yüksek rakımlarda yaşayan laleler, kışı, karın artında geçirerek aşırı soğuklardan kendilerini koruyorlarmış. Ancak Hollanda'da yapılan melezleme çalışmaları sonucunda bugün sayıları, 5500'ü aşan Lalelerin kültür varyeteleri artık hemen her türlü ortamda yetişebiliyormuş.


Kelime olarak ele alındığında Arapça "Allah" lafzına ait harfleri taşıyan "Lale", tasavvufta Allah'ın birliğini temsil ediyor. Harfi manası da Osmanlı bayrak ve sancağının sembolü olan 'hilal'e de ulaşıyor.


Türkler’in en fazla sevdiği çiçeklerden biri olan 'Lale', sadece yetiştirilmekle kalmamış, mimariden, edebiyata, çiniden, kumaşa kadar birçok ürün, lale desenleriyle bezenmiş. 

Lale bahçeleri anlamına gelen "Lalezarlar", saray ve konakların en itinalı ve en gözde yerleri olurken, lale için yazılan şiir ve nesirler "Lalename" denilen risalelerde toplanarak, Türk Edebiyatı'nda da pek çok yönüyle işlenmiş. 

12.yüzyıllardan itibaren Anadolu’da yapılan mimari eserlerde ve ebru, çini, hat gibi el sanatlarında süsleme motifi olarak değişik renklerde ve yoğun olarak kullanmaya başlanan Lale, Osmanlı Dönemi’nde gerek şekli, gerekse anlamı sebebiyle özel ilgi görmüş...



Rengi ve şekli açısından sevgilinin yüzüne, yanağına, dudağına benzetilen 'Lale', yine rengi dolayısıyla aşığın yanağına ve içindeki tomurcuklarıyla da aşığın gönlündeki yaralara teşbih ediliyor. 


Renk ve şekil olarak ise daha ziyade kadeh, şarap, kan, taç, sümbül gibi kavramlarla beraber anılıyor.

Tasavvuf düşüncesinde ise; Lale'nin renkli yapraklarının yukarıya doğru olması halinin, bir dervişin dua edişindeki edayı andırdığı kabul ediliyor. 




Lalenin içi kömür gibi... Ancak dıştan görünmez. Dışı ise içinin tam tersine parlak, canlı ve ruha sükunet verici bir görünüme sahip... Tasavvufta onun bu hali, bağrı yanık bir dervişin, tebessüm eden nur haleli yüzüne benzetiliyor. 

Anadolu'da laleyi şiirlerinde kullanan ilk şair de, ünlü düşünür Mevlânâ olur ve 1200'lü yılların ortalarında: "Ey lale, gel de şen yanağımdan renk al" demiş, sonrasında da laleye şiirlerinde sıklıkla yer veren şairlerden olmuş...



Fetih ile İstanbul’a gelen Lale çok sevilerek,kısa sürede özellikle İstanbul’un sembolü olmuş ve şehrin en değerli bitkisi sayılmış... 

‘Avni’ mahlasıyla şiirler yazan Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet, bir şiirinde laleden bahsettiği mısralarında diyor ki:

"Sakiya mey sun ki bir gün lalezar elden gider.
Erişir fasl-ı hazan bağ-u bahar elden gider..."


Türkçesi şöyleymiş:

"Ey içki dağıtan güzel,(henüz vaktiyken) şarap ver. Bir gün bu lale bahçelerinden yoksun kalıveririz. Çünkü, güz mevsimi gelir birden, bahçe de, bahar mevsimi de elden gider..."

Kanuni Sultan Süleyman Döneminde, lale bahçelerinin güzelliğinden etkilenen Avusturya elçisi Busbecq ile Lale'nin Anadolu’dan ilk yolculuğu Viyana’ya olmuş ve Avrupalılar, yeni tanıştıkları bu bitkiye, Osmanlıların başlarına sardıkları tülbente atıf yaparak ,‘sarık biçimindeki çiçek’ anlamında “Tulipe” adını vermişler.

Oradan Hollanda’ya ve ardından Kanada’nın başkenti Ottowa’ya geçmesiyle Lale, tüm dünyada tanınır hale gelmiştir.

Anadolu topraklarından 100 yıl önce Avrupa'ya götürülen lale, bugün en çok Hollanda'da yetişiyor. 

Hatta rüzgar değirmenleri ve tahta ayakkabılardan sonra Hollanda'nın üçüncü simgesi haline gelen laleler, ülke topraklarının yaklaşık dörtte birinde ve yılda 6 milyar adet lale soğanı üretilerek bütün dünyaya satıyor ve en önemli ihraç ürünü olan bu çiçekle, ülkenin ekonomik gelişmesine büyük katkı sağlanıyormuş.

20. yüzyıldaki tarihçiler, Sultan III. Ahmed ve Sadrazam Damat İbrahim Paşa’nın idaresindeki Osmanlı İmparatorluğu’nun dönemine, 'Lale Devri' ismini vermişler... 

Lalelerle bezenmiş bahçelerde, gündüzleri 'hayattan zevk aranılıp, sefalar sürülmüş; geceleri de sırtlarında taşıdıkları fanuslarda mumlar yanan kaplumbağaların dolaşarak aydınlattığı laleler arasında, şiir ve musiki saatleri yaşanmış ve bu yıllar arasında İstanbul’da yaygın olarak lale yetiştirilmesi, dönemin lale çiçeğiyle anılmasına neden olmuş...

Ülkemizin tanıtımında yer alan tüm çalışmalarda oldukça sık şekilde yer verilen lale figürüne, şimdilerde Türkiye'nin EURO 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası adaylık logosu olarak seçilen tasarımda da yer verilmiş. Logo, maçların yapılması planlanan sekiz kenti simgeleyen sekiz ayrı renkten oluşan lale figürünün içindeki futbol topundan oluşuyor.

WISH FOR NISH El yapımı Takı ve Aksesuarlar



WISH FOR NISH El Yapımı Cam Göbeği Lokumluk




WISH FOR NISH El Yapımı Gümüş Varak ve Yaldızlı Mor Renkli Duvar Aksesuarı


WISH FOR NISH Ev Aksesuarları

Biscolata Erkekleri ve Victoria Secret Melekleri Karşı Karşıya

"Biscolata Erkekleri"ni bilmeyeniniz yoktur herhalde... Onlar hakkında toplumun düşüncelerine hızlıca bir kulak verince, hemen fark ediliyor ki, en çok karşıt tepki aldıkları kesim, doğal olarak ekranlarda yer almalarından hiç hoşnut kalmayan erkeklerden oluşuyor.



Bunca süre kadınların meta olarak kullanıldığı on binlerce reklamdan sonra, neredeyse ilk defa yakışıklı erkeklerin rol aldığı, bu kadar etkili bir pazarlama stratejisiyle karşı karşıyayız. Şimdi erkekler bu durumu "emperyalist politikanın yaygınlaşması" olarak yorumlarken, rövanş sırası ilk kez kızlarda gibi:)



Market reyonları arasında ciddi bir surat ifadesiyle koştura koştura dolanırken, Biscolatta raflarıyla karşılaşınca bir anda hafiften sırıtma moduna geçerek, içten içe reklamın meşhur şarkısını mırıldanan hanımlar görmek mümkün... 

Tell me what can I do

I just wanna taste of you

You're my biscolata

My sweet biscolata

Çikolata alana, yanında Biscolata erkekleri de gelmiyor belki ama, yaşattığı algı, en büyük tüketicisi olan kadınları mutlu etmeye fazlasıyla yetiyor. 

Hatta promosyon olarak bir gün, paketlerinin içinden, bu beylerin posterlerinin çıkacağı günlerin hayaliyle yaşayan, seriyi tamamlamak uğruna, varını yoğunu çikolataya harcamaya hazır hanımlar olduğunu duyuyorum etraftan:)

Ah tabi burada bir handikap olarak, bayanlara yönelik bir ürün olduğuna kanaat getirip, sağda-solda, markette, ellerinde bu paketle görününce, yanlış anlaşılmaktan çekinen erkek tüketici sayısı da bir hayli fazla. Belli ki marka bu riski göze alacak kadar cesur:)

Bir başka kesim de iyice sinir olduğu bu reklamlardan sonra , "Peh! Adamlar, reklamda, ürünün önüne geçmiş!" şeklinde kendilerince bilimsel savunmalarla hırslarını kamufle etme yolunu seçiyor:)

Biscolata Starz Mocha reklamındaki sakar Barista'yı canlandıran "Bruno"cular, Biscolata Mood Reklamında sahilde dans edip, gitar çalan "Carlos"çular, İtalyan Enrico'cular, Fransız Jean-François'cılar derken, kabul edilmesi gerekir ki, hem reklamları, hem ürünleriyle ses getiren bir iş çıkarmışlar ortaya...


Yıllardır her yılbaşı gecesi CNBC-e'de Victoria's Secrets defilelerini, "tamaaaaamen yeni modelleri görüp, eşine hediye seçmek amacıyla"(!) göz kırpmadan izleyen beylerin iç sesi olan "ya bunlar kadınsa eğer, peki evdeki ne?" sorusuna inat; bu yılbaşında, saatler tam da gece yarısını gösterirken, meleklerin defilesinin, hem de en güzel yerinde, ironik şekilde benzer bir defile konseptiyle yayınlanan Biscolata erkeklerinin reklam filmi, "Biscolata tadında bir yıl" dilekleriyle hafızalarda yer etti:)

Düne kadar, eşini veya erkek arkadaşını üzmemek adına, kaslı erkeklerden hoşlandığını söylemekten çekinerek, "Göbek diil ki aşkım, seninki Türk kası. Hem yakışıyor bence sana!" diyenlerin, ciddi bir çoğunluğu gözünü açtı ve artık "bunlar erkekse, evdeki ne?" sorusunu soran taraf oldu sanki:)

Sınıf arkadaşımın aylar önce Boğaziçi Güney kantininde ikram etmesiyle ilk kez denediğim ve ders esnasında da acıktıkça "sana ne çıktı-bana ne çıktı" diye mood'umuzu merak edip yavaş yavaş paketi yarıladığımızı farkettiğimiz bir Biscolata Mood maceramız var.

Reklamında gördüğüm kadarıyla, Pringles patates çipslerine benzer formundan ötürü merakımı çeken Biscolata Choco Chips'in, Fındıklı çeşidini de, geçenlerde alıp denedim. Tadı oldukça başarılı. İnce olması da ayrıca büyük avantaj:) 

Sloganı üzerinde "Çikolatanın en ince hali! :)

Aylar önce müjdelediğim gibi, İspanyol model Carlos Martin, başrol oynadığı ilk dizi denemesi olan "Yağmurdan Kaçarken" isimli bir romantik komediyle, çok yakında ATV'de. 



Dizide annesi İspanyol, babası Türk olan, 35 yaşında ve "Carlos Yılmaz" isimli, hızlı çapkın, genç ve bekar bir fotoğrafçıyı canlandırıyor.  





Cafe de Paris sonrası Notebook'la hüngür şakır

"Sevgililer Günü'ne az kaldı", "gittikçe yaklaşıyor", "işte geldi çattı bile" derken rüzgar gibi geçti gitti, değil mi? :) Hediye kısmı bir tarafa da... İşin organizasyon tarafı tamamen bir "case study". 

Biricik eşimin doğum gününde özel motor yat kiralayıp Boğazda başbaşa şampanya, meyva tabağı ve pasta eşliğinde kutlamak da dahil, dönem dönem, çeşitli süper fikirler ortaya koyan biri olarak, bu seneki Sevgililer Günümüz'ü daha sakin bir yemek eşliğinde "Cafe de Paris" Restaurant'ta kutlamaya karar verdik ve 1 hafta öncesinden rezervasyonumuzu yaptırdık. 



Şimdiye kadar Paris ve İstanbul'daki Cafe de Paris'leri ve Cenevre'deki Le Relais de l'Entrecote'u defalarca kez denediğim için rahatça iddia edebilirim ki; bence Bonfileye en çok yakışan sos bu! Evet evet hatta daha da ileri gidiyor ve onu tek geçiyorum! :)



 

Cafe de Paris'nin Sortie'deki şubesinin de ambiyansı güzel ama, yazın doğum günü kutlaması da dahil bir kaç kere gittiğimiz İstanbul Suadiye Oteli'nin terasında yer alan Suadiye Cafe de Paris'nin, deniz, yeşil ve adalar manzarası hepsinden farklı... Güneşin batımı burada, bir başka muhteşem!  



İster romantik bir akşam yemeği, ister değerli misafirlerinizi, hatta varsa yabancı davetlilerinizi keyifle ve gururla ağırlamak için biçilmiş kaftan...







Marmara Denizi’ni, taaa Yalova sahillerinden, Bakırköy’e kadar, hiperrealist çalışılmış, dev boyutta yağlı boya bir peyzaj tablo gibi gözler önüne seren manzaraya bir de...





...elinizi uzatsanız dokunacaksınız hissi veren ve gece olunca pırlanta gibi ışıldayan Prens Adaları da eklenince değmeyin keyfinize :)




Bir yandan hazırlanıp, bir yandan da biricik Eşimi beklerken, zil çalıp da kapıyı açtığımda, kucak dolusu Kırmızı Güllerle karşılaştım:)  

Derken kış sezonu dolayısıyla Teras kısmı yerine,  Suadiye Oteli'nin altında yer alan Cafe de Paris'nin üstü kapalı versiyonuna gitmek üzere yola çıktık.



İçerisi normale göre ekstra doluydu doğal olarak. 


Burada yemek, her zaman fiks menü mantığında sunuluyor. Dünyadaki tüm Cafe de Paris'lerde artık klasikleşen şekliyle, ilk önce özel hardal dressing'li cevizli bir Salata geliyor. 

Sonrasında ana yemek... İster Bonfile, ister Tavuk seçebiliyorsunuz ki biz tercihimizi Bonfile'den yana kullandık.

İstediğiniz kıvamda pişirilerek, masanın ortasına yerleştirilen bir tea light sistemi üzerinde, ısıtılmaya devam edilerek sunulan et, Cafe de Paris'nin enfes sosu ile birleşince, tadı damağınızda kalıyor. 




Henüz tatmamış olanlar için açıklamam gerekirse, Cafe de Paris’in en önemli özelliği; uzun yıllardır tarifi sır gibi saklanan 41 çeşit tat ve 24 çeşit baharatla hazırlanan bu mükemmel sosu…


Etin yumuşaklığı ve tadı da çok çok iyi... Yanında gelen patateslerden ise arzu ettiğiniz kadar yiyebiliyorsunuz. 








Etinizin çeşidine uygun olarak tercihinize sunmak üzere çok geniş bir şarap kavına sahipler... Seçin beğenin işte zevkinize göre! 

O gece güzel bir ziyafetten sonra Sevgililer Günü'nün anlam ve önemine uygun bir klişe olarak, Kalp şeklinde Pembe renkli Parfe Pastamız geldi. Tadı aynı Tutti Frutti'li dondurma gibiydi.

Eğer siz normal bir günde gittiğinizde tatlı yemek isterseniz, belki profiterole şans verebilirsiniz... Ayrıca parfe, dondurma, sufle gibi tatlıları da mevcut. 
(Merak edenler için, Sevgililer Günü'ne özel fiks menünün, sınırsız yerli içkiyle kişi başı fiyatı 99 TL'ydi)

Bu leziz yemek sonrasında eve dönüp, güzel bir film izleyelim derken, kanallardan birinde The Notebook (Not Defteri) filminin yayınlanmaya başladığını fark ettik. Daha önce bir kaç kere izlemiş olmamıza rağmen, başroldeki, gözlerinin içi her daim gülen o kızı  görünce (Rachel McAdams), kanal değiştiremeden takılıp kaldım. 


Bu kız ne kadar şirinse, filmdeki sarışın yaşlı teyze de, bir o kadar "nursuz" yahu:) Neyse henüz filmi görmeyenler için spoiler vermeyelim şimdi ayıp olmasın. 

Nick Cassavetes'in yönettiği, 2004 yapımı, Rachel McAdams ve Ryan Gosling'in başrollerini paylaştığı ve yıllar öncesinden kopup gelen bir aşk hikayesinin, sararmış bir not defterinden anlatıldığı, büyük ilgi gören, "The Notebook" oldukça romantik bir film... 



Tavsiyem, 
eğer hala izlemediyseniz ama planlarınız arasında varsa, ekran karşısına geçtiğinizde yanınızda bol bol selpak bulundurmayı unutmayın. Dediğim gibi; Romantizm doruklarda :) Kaçıncı kere izledim bilemiyorum ama yine yaptı yapacağını ve hüngür şakır olmaktan yine kurtulamadım:)




Madem bu filmden bu kadar bahsettik. O zaman en sevdiğim tasarım markası WISH FOR NISH'in "Avant-Garde" Koleksiyonu'ndan "The Notebook" filmi hayranları için ÖZEL ve TEK olarak tasarlanan bu Kolye, "Bugünün Aksesuarı" olsun...


Handmade ve unique (tek bir adet) hazırlanan aksesuarların değerini bilen ve ilgilenenler için WISH FOR NISH The Notebook Kolye hakkında detay vermem gerekirse şöyle:


'The Notebook' film Afişi görselinin yer aldığı, Füme renkli İtalyan Mabel Zincirler, Şeffaf Beyaz Küp boncuklar, Gümüş ve Antrasit Renkli Zincirlerden Oluşan ve tamamen El İşçiliğiyle ve TEK olarak hazırlanan Özel Tasarım Kolye.

Eşsiz ve benzersiz... Aynı bizler gibi değil mi? :) Modayı yakından takip edenleriniz biliyordur zaten.. Bu sene büyük zincirler çok trendy! Sezonun olmazsa olmazlarından... Bu eşsiz kolyeye, başkası kapmadan sahip olmak isteyenlere tavsiyem www.wishfornish.com'u hemen ziyaret etmeniz:)



Geçmiş Sevgililer Günü'nüz tekrar kutlu mutlu olsun. Allahtan yenisinin gelmesine daha neredeyse 1 sene var. Sevgili hediyesi düşünmeye başlamak için henüz erken... Hadi azcıcık da kendinizi şımartın! :)