reklam

Sevgililer Günü yaklaşırken Sevdiğiniz Erkeğe Çok Özel Hediye Önerilerim


El yapımı ve sınırlı sayıda özel takı ve ev aksesuar mağazası WISH FOR NISH, yine her zaman olduğu gibi sevenleri düşünmüş ve %50'ye varan harika fırsatlar sunan Sevgililer Günü Kampanyası başlatmış bile... Kızlar için yüzlerce harika hediye seçeneği var. Kolyeler, bileklikler, anahtarlıklar, küpeler... Yok yok!

Güzel şık bir aksesuar zaten biz hanımları her zaman mutlu eder:)

Erkeklere ise dönüp dolaşıp, gömlek, saat, kol düğmesi,cüzdan, parfüm, atkı vesaire alıp duruyoruz ne yapalım, başka pek de bir alternatif yok ki... Hele de bu erkek "genç"se, durum daha da zor...

Hazır Sevgililer Günü'ne sayılır günler de kalmışken, özel günlerde Erkekler için hediye seçimi konusunda sıkıntı yaşayan ve dönüp dolaşıp, hep aynı şeyleri almaktan bıkanlar için de müjdeli bir haber vereyim madem... 

Artık bizi, "ne hediye alsam" diye kara kara düşündüğümüz bu vahim durumdan bir kurtarıcımız var. Olleeeyy! :) 

WISH FOR NISH "For Men Koleksiyonu" her yaştan erkeğe hitap eden ve fiyatları çok uygun olan aksesuar alternatifleriyle kısa sürede gönlümdeki yerini aldı...

Neler yok ki bu koleksiyonda... :)

Erkekler için hiçbir yerde bulamayacağımız çelik kilitli Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş Takım bileklikleri...

Aynı zamanda paracord bileklikleri olarak da bilinen, Paslanmaz Çelik kilitli halat bileklikler...

Şu anda da Sevgililer Günü'ne özel %50'ye varan indirimler sunuluyor. Hepsi www.wishfornish.com'da...

Benim Outdoor sporlarıyla ilgilenen arkadaşlarımın sayısı bayağı çok. Onlarınki gibi doğayla iç içe yapılan Trekking, Yelken, Dağcılık vs. gibi macera sporlarıyla ilgilenenler, bazen bir yere tırmanmak, bazen kesilen, kırılan bir yere sarmak için ya da zor bir durumda kaldıklarında çadır kurmak için bile sağlam ve kaliteli halatlara ihtiyaç duyduklarını anlatıyorlar.  İşte bu gibi özel durumlar için süper bir öneri geliyor:

Wish for Nish'in erkek koleksiyonundaki bu örgü bileklikler, herhangi bir ihtiyaç ya da tehlike anında, örgüsünün açılmasıyla 2-3 metrelik halat haline dönüyormuş. 200 Kg'a kadar da taşıma kapasitesi varmış bu özel tasarım bilekliklerin... Dolayısıyla baktığınızda hem çok fonksiyonlu hem çok şık. Modanın sıkı bir takipçisi olarak biliyorum ki şu anda tüm dünyada da çok trendy:)


Mesela ben en çok bu "gizli kalp motifli" Kırmızı Mavi halat bilekliğe bayıldım. Erkekler bizim gibi kalpli, çiçekli kelebekli şeyleri takmazlar tabi.. Onun için gizli zaten bu motif. İlk bakışta oradaki kalbi ayırdedemiyorsunuz:) Bilen biliyor:) Aranızda! :))

Paslanmaz çelik kilidiyle de "Spor bir şıklık sergiliyor" derler ya magazin dergilerinde :) işte tam da onun karşılığı.. Hatta artısı var... Aynı zamanda çok da romantik... Açık açık aşkınızı itiraf edemediğiniz bir erkek varsa, Sevgililer Günü'nde bu bileklikten hediye ettiğiniz anda, mesajı alır artık :)

Tüm bu sportif modellere ilaveten, WISH FOR NISH "For Men" Koleksiyonu'nda öne çıkan bir diğer ayrıntı da Altın ve Gümüş renkli objelerle tasarlanan ve ağırlıklı Siyah, Gümüş, Lacivert gibi daha maskülen renklerden oluşan elegan bileklikler...

Hediye almak istediğiniz erkeğin, sık sık kullandığı, en favori saatlerini çaktırmadan inceleyin. Bakın bakalım hangi renk metal daha hakim... Altın mı, gümüş mü, yoksa daha bakır tonlarımı? Onun renklerine uygun şekilde diğer koluna takacağı bilekliği www.wishfornish.com sitesinden hemen sipariş verip, ertesi gün şık kutu ve kesesi ile elinizde olduğunda "ay ben Sevgililer Günü için ne alcam, ne alcam, diye düşünmekten kurtulun işte ne güzel:)

Eğer bu hediye seçenekleriyle ilgileniyorsanız, her birinden sadece 1'er adet bulunduğunu unutmayın. Eşsiz ve benzersizler yani... Aynı bizler gibi... 

Sevdiğinizi özel hissettirmenin bundan güzel bir yolu var mı? Ona özel bir aksesuar...

www.wishfornish.com'un diğer avantajları da şöyle:
Hızlı gönderim ve ücretsiz iade imkanı sunuyor. Kredi kartına taksit yapılıyor. Havale veya Eft yapmak isteyene ekstradan %5 İndirim daha yapılıyor ki, bu harika!

Bundan daha harika ne olabilir ki derseniz, Kredi kartı olmayanlara veya online alışverişte kullanmaya çekinenler için Kapıda Nakit veya Kapıda Kredi Kartı ile ödeme seçeneği de varmış ki işte bu, kart sahibi olmayanlar için "fevkaladenin de fevki" bir haber :)

Görme Engelliler için Sesli Kitap Projesine Gönüllü oldum:)

Bütün gün notebook karşısında olmaktan, gözlerimin ferinin söndüğü bir anımda, aniden aklıma geliverdi. "Yahu", dedim kendi kendime, "canın istediğinde açıyorsun istediğin kitabı, dergiyi, gazeteyi okuyorsun, TV, sinema, tiyatro gösterilerini izliyor, hangi konuda bilgi almak istiyorsan hemen bakıp internetten araştırıyorsun da"... "ya gözlerin hiç göremeseydi, o zaman nasıl bir yer olurdu bu dünya?"...

Biliyorum bu tarz karamsar konular insanın en son düşünmek istediği şey, ama, içinde her gün bin tur attığınız ve avucunuzun içi gibi bildiğinizi sandığınız evinizde bile, bi 5 dakika kadar gözlerinizi kapatıp, hiç açmadan dolanmaya, mutfak dolabından bir şey alıp, salona geçmeye, göremeseniz bile sadece sesini dinlemek için TV Kumandasını arayıp, üzerindeki tuşları hissederek doğru kanalı bulup açmaya filan çalışın... Ne uçsuz bucaksız, ne derin, ne fena bir karanlık o, değil mi? 

Bir de gözleriniz görmeden ve tek başınıza yemek hazırlamak zorunda olduğunuzu farz edin. Bir şeyler kesmek, doğramak, hatta altındaki ateşi yakarak, ocağı çalıştırmak... Yemeğin pişip pişmediğini görmeden anlamaya çalışmak... 

Bundan yaklaşık 2 sene kadar önce Kadıköy Belediyesi Bünyesinde Görme Engelliler Sesli Kütüphane uygulaması olduğunu duyar duymaz, kendileriyle irtibata geçtim ve gönüllü olduğumu bildirdim. 

Meğer aslında bu konuda çok başvuru olmasına ve okunmayı bekleyen milyonlarca kitap olmasına rağmen, yeterli sayıda "Kayıt odaları" bulunmadığı için, bugüne kadar herhangi bir geri dönüşte bulunamamışlar. 

Geçen Cuma günü nihayet Konuşan Kitaplık Ekibinden gönüllülük başvuruma teşekkür eden bir e-mail geldi. Başvuruların yoğunluğu ve okuma kabini sayılarının kısıtlılığı nedeniyle uzun süre dönüş yapamadıklarını, ancak süreci hızlandırmak ve kaliteli okuma yapabilecek gönüllüleri seçmek amacıyla, yeni bir uygulama başlattıklarını ve vurgulara dikkat ederek, dil sürçmesi olmadan akıcı bir şekilde kitap seslendirerek, hatalarını silip, düzeltecek kadar bilgisayar bilgisine sahip olanları tespit etmek amacıyla, deneme kaydı almak üzere kütüphanelerine davet edildiğimi bildirdiler. "Olleeey" diyerek, hemen kendim ve benim gibi her koşulda eğitim ve sosyal sorumluluk deyince hemen orada olmak için can atan yakın arkadaşım Şebnemcim için stüdyoyu rezerve ettirdim.


Pazartesi günü sabahın 8'inde stüdyoda kayıda girmiştik bile:) Söyledikleri gibi, henüz, hepi topu 2 tane Kayıt Odaları mevcut... Bunlar ses geçirmeyen özel kabinler...

Sağolsunlar Kadıköy Rotary Kulüp tarafından bağışlanmışlar öğrendiğim kadarıyla... Bundan yaklaşık 3 sene önce kadar her biri yaklaşık 15bin TL'ye mal olmuş. 

İçinde özel program yüklü bir masa üstü bilgisayar, bir kafa mikrofonu ve kulaklıktan oluşan bu küçük kabinin içine, okuyacağınız kitaplarla giriyorsunuz. 

Programın nasıl kullanıldığı size kısaca anlatılıyor. Kapıyı kapatıp, o sessiz ortamda konsantre olup, başlıyorsunuz kitabınızı okumaya.. 

Nihayet aldığım Diksiyon Eğitiminde edindiğim farkındalıkları, hakkıyla kullanabileceğim bir ortamdayım:) Aman sanmayın ki illa Diksiyon eğitimli olmak şart...

Eğer okuma esnasında hata yaparsanız veya diliniz sürçerse, hemen müdahale edip, silme ve tekrar okuma imkanınız var. Yalnız belirtmeden geçmeyeyim ki eğer, böyle bir konuda adım atmayı siz de düşünüyorsanız ama kapalı alan fobiniz varsa, aman diyim...

Deneme kayıdım için Türkçe ve İngilizce kitap okumayı istediğim için, "Dedikoducu Kız" ve "The Left Hand of God" kitapları çıktı listeden benim bahtıma.



"Dedikoducu Kız", Cecily von Ziegesar'ın Amerikan gençlik romanı serisi, sonradan dizi filmi de çekilen meşhur kitabı "Gossip Girl". 

New York'un Yukarı Doğu Yakası'da yaşayan bir grup zengin genç arasında yaşanan acayip olayların anlatıldığı "Dedikoducu Kız", çoğu zaman komik ve eğlenceli, kimi zamansa bütünüyle insancıl ve son derece duygusal bir roman olarak tarif edilmiş. 

Hiç izlemesem de bir ara sanırım bu dizinin Türk versiyonu da "Küçük Sırlar" ismiyle yapılmıştı ve Arda Turan'ın müstakbel eşi Sinem Kobal da rol almıştı.
Paul Hoffman'ın yazdığı ve "Tanrının Sol Eli" olarak çevirebileceğimiz "The Left Hand of God" ise yazarın epik üçlemesinin ilk kitabı..."Kurtarıcılar Tapınağı, umudun ve neşenin hoş görülmediği metruk bir yer. Tapınak’ta yaşayanların çoğu, oraya küçücük birer çocukken zorla getirilmişler. 

Bu çocuklar, zalimlikleri ve hiddetleri tek bir amaca hizmet eden Kurtarıcı Efendilerin idaresi altında sindirilmişler. Tapınak’a bir giren, bir daha çıkamaz." şeklinde kısaca tanıtabilirim size...

Her iki kitaptan da toplamda yaklaşık yarım saat kadar bir süre belirli pasajlar okuyup kaydettikten sonra, Şebnem ile birlikte oradan çıktığımızda, küçük bir sessiz kalışımızdan sonra konuşurken fark ettik ki; ikimizin de içinde tuhaf bir mutluluk oluştu. Yaptığımızın, çok önemli bir şey olduğundan değil, ama... Şu bencil dünyada 40 yılda bir hayırlı bir iş için, en ufağından da olsa, bir adım atmış olmak, insana sanki ruhunu arındırmış gibi bir his veriyor gerçekten. Artık, haftada 2 saat olmak üzere belirli bir gün ve saatte stüdyoya kayıda girmek için randevulaşmaya kaldı sürecimiz:)

Hatta yetkililer "eğer evinizde sessiz bir ortamda kayıt yapabileceğinize inanıyorsanız, notebook'unuzu bir seferliğine bize getirmeniz halinde, içine gerekli programı yükleyebiliriz ve sesli kütüphanede henüz okunmamış olduğunu teyid ettiğimiz kitapları seslendirerek, bir kulaklık ve kafa mikrofonu sayesinde, evinizin konforunda da kayıt yapabilirsiniz dediler" ki ben bu alternatife de çok sıcak bakıyorum.

"Aman canım, kitap da neymiş, hem okunsa ne olur, okunmasa ne olur? Mesela ben okumayı sevmiyorum ve eksikliğini de hiç hissetmiyorum" diye düşünenler için çok anlamlı bir mesaj içeren şu görsel gelsin o zaman :)



Boğaziçi Üniversitesi'nde en son tamamladığımız "Kadın Girişimci Yönetici Sertifika Programı" dolayısıyla, son dönemde Boğaziçi kampüsünde oldukça zaman geçirmiş biri olarak, beyaz bastonlarıyla okulun her yerinde çok sayıda olduğuna tanık olduğum Görme Engelli öğrencilerden çok etkilendim. Bu nasıl mucize bir başarıdır, bilemedim. Boğaziçi Üniversitesi bünyesinde faaliyet gösteren Görme Engelliler Teknoloji ve Eğitim Laboratuarı-GETEM bu konuda çok etkinmiş. Görme engelli üyeleri, okunmasını istedikleri kitapları kendilerine bildirdiğinde en kısa zamanda temin edip, sesli online kütüphanelerine yüklüyorlarmış. Hatta bilgisayarı olmayanlar için ise Türk Telekom işbirliği ile Türkiye'nin ilk ücretsiz Telefon Kütüphanesi projesini başlatmışlar. Köklü üniversite olmak böyle bir şey olmalı...

Babam da bazen anlatır... Hukuk Fakültesi'nde okuduğu dönemlerde, okulun en başarılı öğrencileri arasında Görme engelliler de varmış. 

Hem de o zaman şimdi olduğu gibi sesli kitap alternatifi de olmadığını ve Braille alfabesi denilen Altı nokta alfabesiyle yazılı ders kitaplarının da ne kadar kısıtlı sayıda olabileceğini göz önüne alırsak, bu başarı örneklerini gördükçe, duydukça, "asıl engelli olan kim?", insan merak ediyor valla... 

Görme engellilerin ev ortamı dışındaki dünyaları, daha da tehlikelerle dolu. Gözümüz açıkken bile yürümeye zorlandığımız yollarda, bir de onların yerine koysanıza kendinizi. Sadece görme engelliler değil, bedensel engelliler için de durum çok vahim...



İlk yağmurda deve hörgücü gibi inişli çıkışlı hale gelen ve modern dünya ülkelerine göre çok çok yüksek yapıldıklarından, çıkabilmek için adeta bir Dağcı gibi tırmanmak gereken kaldırımları bir düşünün... 20-30 santimlik kaldırımlar... El insaf!



Ve onların üzerinde, her biri birbirinden alakasız modelde ve zevksizlikte dikilmiş "baba" tabir ettiğimiz o küçük tuhaf demir direkleri... 

Yetmezmiş gibi, kaldırım ortalarına, henüz fidanken dikilip, sanki yarın- öbür gün hiç büyümeyeceklermiş gibi, etrafında çok az bir toprak alan bırakılan zavallı ağaçları ve onların kökleri ve gövdesi genişledikçe daha da yamulttuğu kaldırım taşlarını...


Ya da "engelli kaldırımı" diye yola sıfır başlayan ama meyilden az sonra, hemen önüne elektrik direkleri veya tabela dikilen kaldırımları... 

Bunu görünce insan, "acaba bu kaldırımı yapanlar bunu hiç mi görmüyorlar?" diye düşünmeden edemiyor. En basitinden, Belediye Başkanları ve çalışanları, oylarını aldıkları o yörenin halkını, sokaklarını, parklarını bir daha hiç mi çıkıp ziyaret etmiyor, etrafına bakınmıyor, sorunlarını dinlemiyor, bunu merak etmemek işten değil.

Tuhaflıklar say say bitmez ki.. Çoğu engellinin dışarı çıkmaya çekinip, kendi dünyalarına kapanıp, asosyal birer birey olması, aslında ne kadar da kaçınılmaz, değil mi?


Ara sıra görüyorum, yeni bir uygulama olarak son dönemde Kaldırımların üzerine sarı ve kabartılı bir sistem uygulaması başlatıldı. Amacı engelli yürüme parkuru olmasıymış. Gelin görün ki durum şaka gibi. Engelliyi ya bir ağaca, ya bir direğe, ya da otobüs durağının yan camına çarptırmak üzere tasarlanmış gibi...Yapmayın etmeyin...

Göstermelik ve şekilcilikten yana uygulamalarla bir yere varamayız. Yapılması gerekenler gün gibi ortada; En kısa zamanda Kent merkezindeki cadde, meydan ve bulvarların kaldırımları, engellilerin kullanımına uygun olacak şekilde yeniden düzenlenmeli. Özürlü rampaları; tekerlekli sandalyelerin kaymasını önleyen, uzun ömürlü ve aşınmaya karşı dirençli olmalı. Kaldırımların genişliği ve yüksekliği, yaşlı ve engelli vatandaşların kullanımına uygun şekilde yeniden düzenlenmeli ve bizler de bunların takipçisi olmalıyız. 

Yoksa, Ankara'da 30 cm'lik kaldırıma çıkamadığı için, yoldan gitmek zorunda kalarak, geri geri gelirken kendini fark etmeyen çöp kamyonunun altında hayatını kaybeden engelli kardeşimiz için "ah ah, vah vah" demekten öteye gidemezsek, onun arkasından "kaldırımı kullanmalıydı ama!" diyerek sıyrılmaya çalışanlardan ne farkımız kalır ki?

Not: "Görme engelliler için bizim de yapabileceğimiz bir şey var mı?" diyenleriniz için, bahsettiğim gibi faydalı ve etkin faaliyetler gösteren Kulüp ve Vakıflar, yeni kayıt kabinleri bağışı yapabilir. Daha düşük maliyetli yardımlar yapmayı arzu edenler ise, TÜRGÖK "Türkiye Görme Özürlüler Kitaplığı" web sayfasında yer alan ihtiyaç listesinde göreceğiniz üzere, bilgisayar, kulaklık, program, kayıt cihazı vs. gibi bütçenize uygun ne varsa bağışlayabilirsiniz. İhtiyacı olana bir şekilde destek olabilmek ne güzel :)

Her genç kızın rüyası... Bir dikiş makinası:)

Hamarat annelerin çocukları bilirler... Küçükken çoğumuzun evinin, en önemli demirbaşlarından birisiydi Singer Dikiş Makinaları... Kullanılmadığı zaman, makina kısmı, ahşap dolabının içine girer, üzeri de örtüldü mü, uzaktan mini bir masa gibi dururdu öylece.



Örtüsü kaldırılarak, makina kısmı yukarı döndürülüp, dikiş esnasında, ayakların bir ucuna - bir topuğuna basıldığı zaman çıkkıdı çıkkıdı sesler çıkaran, altındaki pedal bölümü de ortaya çıkınca, hooop diye yine bir dikiş makinasına dönüşüverirdi!

Sonra mezura, makas, kalıp kağıtları, toplu iğneler, desen desen kumaşlar ve renk renk iplikler derken, bir bakardınız ki oturma odası, bir anda moda atölyesi haline gelmiş:)

O yılları biraz hatırlıyorum da, 
canım sıkıldığı zamanlarda, annemin Singer makinasının üstü kapalı bile olsa, sandalyeyi yanaştırır, pedalına basarak dikiş dikiyormuş gibi oynamak isterdim. Ama sandalyedeyken ayaklarım pedala ulaşmadığı için, bu sefer yerde oturarak, ne yapar eder, o pedala basmayı başarır ve bu keyiften geri kalmazdım. Evet çok saçma olduğunun farkındayım ama eminim ki, o yaşlarında bunu yapan pek çok çocuk vardır. Hadi itiraf edin de beni yalnız bırakmayın :)

Okul öncesi çağlarda, oyuncak bebeklerle oynamaktan ziyade, üstlerine elbise tasarlamakla ilgiliydim. 

O dönemleri yaşayanlarınız bilir; "Şebnem Bebek" isimli karton bebekler vardı... Onların üstlerini giydirebilmek için, aynen Boyama kitabı mantığında, sayfalarında elbise ve aksesuar resimleri bulunan karton kitaplar satılırdı. 

Bu kıyafet ve aksesuarları düzgünce kesip kitaptan çıkararak, kenarlarındaki kulakçıklar sayesinde Şebnem Bebek ile şimdi ismini hatırlayamadığım, müstakbel damadımız olan, o zamanın Ken'ine giydirip dururdum... 




Sonra stilistliğe özenip, renkli kalemlerle modeller çizmeye merak sardım. Elde dikiş dikmeyi de çok küçükken öğrendim. Bir şeyler yaratma fikri her zaman bana çok cazip geldi ve uykulardan uyandıran bir heyecan verdi. Hiçbir şey yapamasam artan kumaşlardan saç tokası yapar, arkadaşlarıma hediye edermişim. Ben değil ama, onlar hatırlatıyorlar bana bunu. Artık o yaşlarda içimden gelerek hazırladığım el yapımı böylesine bir hediye, ne kadar önemli bir şeyse, yıllar geçse de unutamamışlar. Ne mutlu:)

Bir rivayete göre Dikiş makinasının icadının temelinde bir aşk öyküsü varmış. Denilen o ki: En büyük aşkı olan karısı; geçimlerine katkı olması açısından gece gündüz çalışarak, zengin aileler için elde dikiş dikerken, eşi de onu gözlemleyerek, bu zahmetten kurtarmanın yollarını araştırması sonucunda, bir dikiş makinası geliştirme fikri ortaya çıkmış.

Tasarım, tekstil, askeri ve ticaret alanında büyük bir devrim yaratan bu buluşun sahibi Isaac Merritt Singer, ilk dikiş makinesinin patentini, 1851’de almış ve o günden itibaren Singer, en popüler dikiş makinesi haline gelmiş.

Yeni üyesi olduğum Hürriyet'in Bumerang Ekibi tarafından davet edildiğim ilk buluşmaya giderken, "Kendi Modanı Yarat" sloganıyla ortaya çıkan "Singer" gibi dünya devi bir markanın, bu etkinliğe ev sahipliği yapacağını bildiğim için, çok keyifli bir gün geçireceğimden çok emindim.


Singer Genel Merkezi'ne getirildiğimizde, hepsi birbirinden genç, dinamik ve güler yüzlü bir ekip karşıladı bizi. 


Açılış konuşmasını Singer Türkiye'nin gencecik Genel Müdürü Sinem Kınran Parlak yaptı. Hobi ve beceri adı altında ilköğretim okullarında eskiden olduğu gibi Ev ekonomisi dersini tekrar müfredata sokmaya çalıştıklarını ve bu şekilde yeni neslin ilköğretim çağında makina ile tanışacağını belirtti. 

Ayrıca internet cafe mantığında, yakında pek çok noktada dünyadaki benzerleri gibi Dikiş Cafe'ler açma projelerinin olduğundan, ilk şubesinin açıldığından bahsederek, devamının da geleceğinin müjdesini verdi.



Sonrasında mesleğine aşık olduğu her halinden ve tüm yardımseverliğinden anlaşılan, o hoş ve zarif bayanla tanışıp, sohbet ettik... Singer'in göz bebeği olan değerli Dikiş Hocalarından İlknur Eşiz Hanım'dan bahsediyorum.


Derya Baykal'ın Kanaltürk'de 15:00-18:00 arası yayınlanan "Deryalı Günler" programında, her Çarşamba onu kesin izliyor ve ortaya çıkardığı örnek çalışmalara tanık oluyorsunuzdur zaten...

Pek çok kumaş alternatifi arasından ilk bakışta en sevdiğim renklerden Gül kurusu rengi, ipek bir kumaş seçtim kendime... 



El oyması eski klasik koltukların, bu aralar tekrar çok değer görmesi nedeniyle, yeni evlerine taşınmadan önce annemlerin koltuklarına bizzat gidip İMÇ'de Epengle'nin en yeni, en şık ve en kaliteli, Gül kurusu renkli kumaşını seçtiğimi anlattım İlknur Hanım'a ve koltuğun yeni kaplanmış halinin bir fotoğrafını gösterdim. 

Sonrasında da masa üstüne bir "runner" tasarlamak üzere seçtiğim o ipek kumaş parçasını... Renk uyumu konusundaki algıma şaştı kaldı ve seçimimden ötürü tebrik etti beni. Kendisi süper pozitif bir insan... İşini severek yapan böyle birine bayılmamak elde değil...


Aslında Singer'in artık özel bir TV Kanalı açması ve orada İlknur Hn'ın da programlar yaparak, Home TV mantığında hem dikiş makinalarının tüm özelliklerini tanıtması, hem de o makinalarla neler neler yaratılabileceğini detaylı örnekleriyle göstermesi harika olmaz mıydı sizce de? Dünyada 160. ve Türkiye'de 107. yılını kutlayan Singer gibi köklü bir markaya böyle bir konuda da öncülük etmek yakışırdı bence :)




İlknur Hanım'ın güleryüzlü desteği, Singer'in son teknoloji makinası ve benim ortaya koyduğum o tatlı hevesin birleşimiyle harika bir sinerji yakaladık. 

Uygun ipliğimizi seçip, makinanın başına geçtik ve çok çok kısa bir süre içerisinde bu asil ve sade Runner hazır oldu hemencecik. (Resimde pembe ya da  yavru ağzı gibi göründüğüne aldırmayın siz :)



Yılllar önce o eski Singer Makinayı, benim ısrarımla, evde çok yer kaplıyor diye, ihtiyacı olan birisine hediye etmiş ve anneme yeni model bir Singer dikiş makinası aldırmıştım. 



Uzun süre dokunmaya çekindi, "bunu öğrenmem ve alışmam zaman alacak" dedi, deneye yanıla şimdi daha rahat kullanıyor ama meğer Singer artık son 3 yıldır, yeni makina alınca yanında, aletin nasıl prize takılacağına kadar tüm detaylarıyla anlatan bir tanıtım CD'si de veriyormuş. Bu da yeni başlayanlar için çok yararlı oluyordur eminim. Hatta "arzu ederseniz, her zaman derslerimize de katılabilirsiniz" dediler.


Bilim ve araştırmalar öylesine gelişmiş ki, yeni teknoloji makinalarda, arzu ettiğiniz bir fotoğrafı USB ile makinaya aktarıp, nakış olarak kumaşın üzerine işleyebiliyorsunuz. İplik değiştirilmesi gereken zamanlarda makina her bir aşamada size bunu adım adım belirtiyor. 




Hatta Yılbaşı veya özel günleriniz için davetiye kartı hazırlarken bile üzerine, istediğiniz bir modeli, nakış olarak işlemeniz mümkünmüş. Bu yanda gördüğünüz çalışmalar da Dikiş makinası ile hazırlanmış. İnanılmaz değil mi?  Bu kadarından benim de haberim yoktu valla... 



Sınırlarımızı genişleten ve ilham veren bu Bumerang Deneyim Günleri etkinliğinde emeği geçen Hürriyet Bumerang ve Singer'in değerli ekibine çok çok teşekkürler:)



Bir de son olarak eklemek istediğim : Böyle hamarat bir kedicik istiyorum!!! :)))

Celal ile Ceren'e gittim bile. Nasıl mı buldum?

Şahan Gökbakar'ı ilk olarak TV 8'deki antimedya skeç şovu "Dikkat Şahan Çıkabilir" ile tanıyıp, sevmiş ve sonrasında iyice ünlenip, beyaz perdeye atladığında ilk çalışması olan  Recep İvedik 1'i de oldukça beğenmiştim. 

2.sinde ise durmadan bağırıp çağıran Recep karakterine, bir de gerekli gereksiz küfürler savuran büyükanne eklenince benim için bayağı bir hayal kırıklığı olmuştu. 3.sü ise ilki kadar olamasa da nisbeten fena diildi...

Bende bu kadar kredisi olduğu için Fragmanını gördükten sonra aslında beklentilerimi oldukça azaltmama rağmen, yine de Vizyona girdiği ilk akşamdan Şahan Gökbakar'ın "Celal ile Ceren" filmine gitmeyi istedim.

Film öncesi birşeyler atıştırmak için, nereye gidelim diye düşünüyorduk... Henüz sizinle paylaşma fırsatı bulamasam da Bağdat Caddesi'nde yeni açılan Polonez Brasserie bu aralar yeni favori mekanım. CKM'ye de yakın olduğu için her türlü kültürel aktivite öncesi ya da sonrası illa ki bir uğrayıp, güzel yemeklerini tadıyoruz. 

Bir gece öncesinde orada olduğumuz için, bir ara verelim istedik ve canımız da köfte çektiği için, bunca yıldır gitmeye direndiğim, Brasserie'nin tam karşısındaki Ramiz Köfte'ye bir şans verelim bu sefer dedik. 

Denemek için birer porsiyon Ramiz Köfte ve Kaşarlı Köfte siparişi verdik. Yanında da bir salata paylaşmaktı dileğimiz... Ama açık salata büfesindeki malzemelerin, içi geçmiş halde olduklarını görünce, bundan vazgeçtik. Köftelerin tadı tuzu yoktu, aynı plastik birşey yemiş gibi hissettik valla. Normalde köftecilerde gelen salçalı bir sostan da vardı yanında ama o bile hiç lezzetli değildi. Neyse, nihayetinde 19:15 seansına gidiyoruz, çıkışta güzel bir şeyler yeriz diyerek sinemaya doğru yola çıktık.

Ezgi Mola'yı "Canım Ailem" dizisindeki tatlı, naif aile kızı karakteriyle tanımış ve güzel yüzüne, şeker hallerine sempati duymuştum bayağı. Dizide bayağı gerçekçi bir performans sergiliyor, oldukça doğal geliyordu bana o halleri...


Celal ile Ceren filminde ise ilk sahneden itibaren, sinemada olduğumu unutup, filmin içine girmeyi arzulasam da, oyunculukları konusunda o umduğum şeyi nedense bulamadım:( 

Hani şu filmlerin en sonunda gösterilen ve oyuncuların çekim esnasında dayanamayıp birbirine güldüğü için kesilip tekrarlanan bölümleri hariç, film bende sanki tek seferde ve çok kısa bir süre içerisinde çekilmiş gibi bir intiba yarattı. Açıkcası kahkahalarla gülmeyi çok istedim, bayağı bir heveslendim ama film boyunca 3-4 kere gülümseyebildim sadece...



Sanmayın ki öyle süper zor beğenen, üstün bir espri anlayışına sahip biri iddiasındayım, valla alakası yok. Ama komiklik olsun diye devamlı tükürülen, kusulan vs. bir film de yani sanki ancak toplumun belli bir eğitim ve yaş düzeyine hitap ediyor gibi, öyle değil mi? 

Çıktığımda seyircilerin yüzünde ve vücut dilinde öyle bir ifade vardı ki sanki herkes çok daha fazla gülesi varmış da hevesi kursağında kalmış gibiydi... 

Kültür Merkezi'nin 4. katından itibaren inilen yürüyen merdivenleri boyunca, uzun süre etrafımdakilerin de yorumlarına ister istemez kulak misafiri oldum ve edindiğim izlenim onların da benzer kanıda olduğu yönündeydi.

Filmi izleyecek olanlarınız için, konu hakkında hiçbir detay vermemek adına, tabi ki de içeriğini paylaşmıyorum ama, "Dikkat Şahan Çıkabilir" şovundan "Dişi Yakarış", "Tehlike Çanı", "Kim 500 bin istemez ki" skeçlerindeki başarılı performansını onlarca kere izlemiş biri olarak, Şahan Gökbakar'ın isterse çok daha iyisini yapabileceğini düşünüyorum.

Beho Usta'nın Enfes Omleti'nin Çok Gizli Tarifi

Çok sevdiğimiz dostlarımızla bu Pazar kahvaltısında bizdeydik. 

Üşengeç Şefiniz olarak, üşenmeyip hazırlıklarını yaptığım bugünle ilgili detayları tabi ki de ballandıra ballandıra sizlerle bilahare paylaşacağım. Akıllardan çıkmayan Kolay Su Böreğim bunlardan sadece bir tanesi... Tarifi pek yakında burada :)

Ama ona gelmeden... Maharetli arkadaşımız Behram'ın, ilk kez İsviçre'deki evinde tattığımız ve bizim için fenomen haline gelen enfes omletinden sonra, onu tekrar mutfağa davet edip, biraz zahmet versek de, sizler için tüm aşamalarını fotoğraflama şansı edindiğim Omletinin tarifi geliyor. Oleeeeeyyy!!! :) 


Onun tarafından tamamen spontane ve çok hızlıca yapılan bu harika şeyi, ayrıca uzun uzun anlatmaya aslında hiç gerek yok, çünkü fotoğraflar her şeyi açıkça tarif ediyor ama... Yine de kısa kısa açıklamalar eklemekte fayda var sanki :)

6 Kişilik Omlet için Malzemeler:

6 Yumurta
4 Yemek kaşığı Süt
1 Silme çay kaşığı Kabartma Tozu
1 Yemek kaşığı Tereyağ
2 Dilim Dana Jambon
3 Dilim Çedar Peyniri
1/4 Çay Kaşığı Kırmızı Pulbiber
1 Çay Kaşığı Çörek Otu
1/4 Çay Kaşığı Karabiber
Tuz

ADIM ADIM FOTOĞRAFLI OMLET TARİFİ

Önce derince bir cam kaba, 6 adet yumurtayı kırıyoruz ve üzerine Sütü ve Kabartma Tozunu ekliyoruz.



Diğer tarafta da Teflon bir tava veya tencerede 1 kaşık Tereyağını eritiyoruz.


Kesme tahtasında 2 dilim Jambonu 1'er santimlik şeritler halinde kesip, birbirlerinden ayırıyoruz.



Yumurta, Süt, Kabartma Tozu karışımına, Çörek Otu, Tuz, Pulbiber ve Karabiber ilave ederek, çatalla köpürtene kadar karıştırıyoruz.


Tereyağının üstüne bu karışımın yarısından biraz daha fazlasını döküyoruz. Ocağın altı bu esnada yarım açık...

Yumurtalar yavaş yavaş pişerken, üzerine Dana jambonları da serpiştiriyoruz.


Kabararak pişmesi ve o hacmini kaybetmemesi için, bu aşamadan sonra kapağını kapatıyoruz.


Alt kısmı belli bir katılığa ulaşmaya başlayıp, Omlet de iyice kabararak pişmeye devam ederken, üzerine küçük parçalara ayırdığımız Çedar Peynirlerinden de serpiyoruz.



Şimdi de geri kalan yumurtalı karışımı ilave ederek, tekrar kapağını kapatıyoruz.




Yeni eklediğimiz kısmın da kabararak pişmesi için, yine kapağını kapalı tutarak ve orta ateşte pişirmeye devam ediyoruz. 



Sonradan ilave ettiğimiz bu kısım, daha sıvı halde olduğu için, kapağı kapalıyken, zaman zaman tava ya da tenceremizi, sağa sola yatırarak sosun kenarlara doğru hareket etmesini ve onların da pişmesini sağlıyoruz.




Sonlara doğru, artık Ocağın altını kısıyoruz.



Ara sıra Tahta kaşıkla kontrol ederek, altının yanmamasına dikkat ederek, her tarafının istediğiniz kıvamda piştiğine emin olduğumuzda artık ocağın altını kapatabiliriz.


Arzu ederseniz, bu aşamada birinci alternatif olarak, uygun boy bir tabağa Omletimizi kaydırabiliriz.


Ya da siz de bizim gibi bundan vazgeçerek, tavanızdan daha genişce bir tabağı üzerine kapatarak ve ellerinizi yakmadan, hızlıca ters çevirerek omletin şeklini şemalini riske etmeden kolayca bu tabağa geçirebilirsiniz.






İşte karşısınızdaaaaa ÜŞENGEÇ ŞEF'den ...


Beho Usta'nın dillere destan Omleti'nin hiçbir yerde bulamayacağınız, hatta kendinin bile ezbere bilmediği gizli formülü... 


 Değerim biline :)


Söylememe gerek yok ama hadi ben yine de belirteyim... İlla Çedar Peyniri ya da illa Dana Jambon şart değil tabii ki.. 



Siz  isterseniz Kaşar Peynirle ve Salamlı yapın. Çeşitlendirmek sizin elinizde.. 




Hem zevk sizin değil mi? Kim karışırmış ki:)



Kocaman bir Pancake gibi duruyor, değil mi? :)
Herkese afiyet şeker olsun:)