reklam

"Anne Ben Barbar mıyım?" 13. İstanbul Bienali'nin Ardından...

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen ve Koç Holding sponsorluğuna bu sene ilk defa ziyaretçilerin ücretsiz giriş yapabildiği İstanbul Bienali'ne, Mekanist guruları olarak davetliydik. Kültür ve sanat dolu, kaliteli ve eğlenceli bir gün geçirdik. Keyfimize diyecek yoktu. 



Şunu söylemeliyim ki, sergilenen eserleri daha iyi kavramak için bir rehber tutmak çok fark yaratıyor.

Sırf ufkumuz açılsın diye bile çoluk çocuk hep beraber gitmek gerektiğine inandığım bu tarz etkinlikleri lütfen mümkün olduğunca sizler de takip etmeye çalışın:)

Sanatseverler için biraz da 13. İstanbul Bienali'nin içeriğinden bahsederek, gidenleriniz için yakın hatıraları canlandıran, gidemeyenleriniz için de neler kaçırdığını anlatan bir şeyler paylaşayım madem:)  






Bu arada kelime anlamı olarak "Bienal" İtalyanca "her bir diğer yıl" yani, "iki yılda bir yapılan" anlamına geliyor. Anlamına uygun olarak da ülkemizde, 2 yılda bir gerçekleştiriliyor:) Yani bu sene kaçıranlar için "neyse, seneye inşallah!" diyemiyoruz çünkü 2 sene beklemeleri gerekecek gibi:)

Başta "Siyasi bir forum olarak kamusal alan” fikrine odaklanması planlanan bu Bienal için, aslında tren istasyonu, okul, postane gibi kamusal alanların kullanılarak, buralarda yapılacak sanatsal müdahalelerin sergilenmesi söz konusuyken, Mayıs ayında gerçekleşen toplumsal olaylar esnasında yaşanan kamusal alana müdahaleler sonrasında, bu plandan vazgeçilerek, onun yerine farklı ve bence mantıklı başka bir yöntem izlenmiş ve Bineal, ziyaretçilere "ücretsiz" olarak kapılarını açarak, kendi sergi alanlarını, bienal amacına uygun olarak, bi' çeşit "kamusallaştırmışlar". 

Bu sayede de mekan olarak; Tophane’deki Antrepo No:3, Karaköy’deki Galata Özel Rum İlköğretim Okulu, İstiklal Caddesi üzerindeki Arter ve Salt Beyoğlu ile İMÇ 5.Blok’taki 5533’te, 14 Eylül-20 Ekim tarihleri arasında ve önceki bienallere göre hayli kısa sayılabilecek bir süre sergilenen bu sanat etkinliği, neredeyse 1 aylık bir süreçte, yaklaşık 350.000 kişi gibi bir ziyaretçi rekoru kırmış.

13. İstanbul Bienali’nin başlığı şöyle: “Anne, Ben Barbar mıyım?”

Şair Lale Müldür’ün aynı ismi taşıyan kitabından alıntıyla Küratör Fulya Erdemci tarafından belirlenen bu başlık, şiir, edebiyat ve şiirsellikle sanatın ilişkisini vurgularken, aynı zamanda “barbar” terimiyle, “ötekileri" anlamak için öğrenmemiz gereken veya “gelecek dünyayı" anlamlandırabilmek için keşfetmek zorunda olduğumuz yeni ve bilinmedik dillere de işaret etmeye çalışıyor.

Gerçekten de 13. İstanbul Bienali’nde, güncel demokrasi biçimlerini sorgulayan, günümüzün mekansal-ekonomik politikalarını tartışmaya açan, uygarlık ile barbarlık kavramlarını sorunsallaştıran ve sanatın rolünü yeni ve alışılmışın dışındaki dillerle araştıran işlere fazlasıyla yer verilmişti.





Antrepo No:3'e girdiğimiz anda, diğer bölümleri görmemizi de engelleyen bir tuğla duvarla karşılaşıyoruz. Dikkatli bakan gözler, tuğlalar arasında herhangi bir bağlayıcı harç olmadığını hemen fark edecektir.

Daha da fenası; bir noktada en alta sıkıştırılan "Kafka'nın Şatosu" kitabından dolayı, bir noktada bütün tuğlaların dengesi iyice bozulmuş durumda... Benim gibi düzen takıntılı birine yapılacak şey mi bu? Aklım fikrim o kitabı oradan çıkarıp, tüm tuğlaları inci gibi baştan dizmekte... 

Derken rehberimizden detayları öğreniyoruz: Jorge Mendez Blake'in yapıtı olan bu çalışma, mimari ve edebiyat arasında gerilim konusunu işlerken, bir temeli ve bağlayıcısı olmayan tuğla duvarın, aslında görünürde ne kadar kalıcı ve sağlam dursa da, aslında ne kadar "geçici" olduğuna dem vuruyor. Bu enstalasyonda "kitap", bir arzu nesnesiyken, aynı zamanda bilgiye ulaşmanın hem potansiyeli, hem de imkansızlığını temsil ediyor.


Tüm eserleri tek tek anlatmayacağım tabi ki, ama en çok etkilendiklerimden bir kısmını, dilimin döndüğünce kısa kısa tanıtmaktan da memnun olacağım tabi ki:)






Bienal'deki ilginç yapıtlardan biri daha... Biz fark ettik ki bu çalışmada, büyük ihtimalle bizzat kendimiz de kobay olmuşuzdur. Siz de oldunuz belki.. Haberiniz yok. Nasıl mı? 

Maider Lopez isimli sanatçı, Karaköy'deki trafiği kaydetmiş ve hareket hatlarının temsiline dayanan bir video işi ve yayalar için bir davranış kılavuzu üretmiş. Her gün binlerce kişinin gelip geçtiği Karaköy meydanındaki bu hareketli noktanın, birlikte var olarak, önceden belirlenmiş kurallardan yeni rotalar çıkararak nasıl işlediğini ve insanların yaya trafik kurallarına alternatif hatlar belirleyerek nasıl ilerlediğini anlatmaya çalışmış. O keşmekeşte oradan oraya, buradan buraya, arabalar, otobüsler ve tramvaylar arasında hoplaya zıplaya, korka korka koşturmamız sanatsal bir çalışmaya ilham vermiş anlayacağınız:)


Hatta bir hafta sonra bile oradan geçerken, artık o bilinçle baktığımız için, "etrafta bu amaçla yerleştirilmiş kameralar hala var mıdır?" diye gözlerimiz bi' sağı solu aramadı desem yalan olur:)


Aşağıda Sanatçı Murat Akagündüz'ün Fırat Nehri üzerinde kurulan en büyük 5 barajda, suya yansıyan mehtap görüntülerini kaydederek, doğa ve insan yapısı arasındaki siyasete işaret ederken, yaşamsal olanın şiirselliğini izleyicinin deneyimine sunduğu bir çalışma görüyorsunuz.





Çoğunlukla Hollanda Amsterdam'da yaşayan bir grup sanatçı ve siyasi eylemcinin başlattığı "Provo" adlı sanat ve aktivizm hareketi, 1965'li yıllarda Hollanda'da çok etkili olmuş ve kentsel dönüşüm planlarından, sigara kullanımına, şehrin motorlu taşıtlarla doldurulmasından, çevre kirliliği ve tüketimin aşırılaşmasına kadar pek çok toplumsal meseleye dokunarak, uluslararası medyanın da dikkatini çekerek Avrupa'da yaygınlaşmış ve büyük baskılar sonucu nihayetinde kurucuları tasfiye edilmiş. Ama bu durum tabi ki yeterli olmamış ve etkisi daha da artarak devam etmiş. Eylemlerini duyurmak için grafik dili ve basılı malzeme kullanarak, Amsterdam'daki kentsel imar projeleri protesto eden baskılardan örnekler de sergide yerini alıyor.













Aşağıda göreceğiniz minik heykelde ise sanatçı Gonzalo Lebrija, Meksika'da modernleştirme niyetiyle tarihi mimarinin bozularak, "şehir planlama" adı altında gerçekleştirilen, kişiliksiz binaları hatırlatması için dev bir heykel yapmaya karar vermiş ama sonra bu heykelin de aynı çirkin yığınlara hizmet edeceğini düşünerek, tam tersine, şehrin ruhu ve kamusal alanları arasındaki kopukluktan kafası karışmış küçük bir adam heykeli hazırlamış.







"Oyuna Gel" isimli, aşağıda göreceğiniz yapıt ise, ziyaretçiler için katılımcı bir çalışma... Elinize bir lamba alarak ve ışığı hareket ettirerek, mevcut içeriği yeniden kurgulamak ve kendi hikayenizi oluşturmak burada size kalıyor.

Bu interaktif çalışmada, isterseniz ışık sayesinde yapıtla aktif şekilde oynayarak, dev gölgelere dönüşen minyatür boyuttaki kağıttan kesilmiş figürleri, yeniden hayal edebiliyorsunuz. Arada başkalarının göremediği küçük detayları görmek insanı çocuk gibi mutlu ediyor:)







Sonrasında Antrepo No:3'den çıkıp, Karaköy'deki eski Galata Özel Rum İlköğretim Okulu'na geçtik.













Tüm katlarda sergilenen eserleri tek tek gezip, fotoğraflayıp bilgiler aldıktan sonra, okulun en üstünde yer alan terasta manzaranın da tadını çıkarmak için son enerjilerimizi kullanarak merdivenleri çıktık.


En bulutlu havada bile, bütün keşmekeşine ve çarpık yapılaşmasına ve bizlere rağmen hala güzel olan İstanbul'un, masmavi denizi ve tarihi yarımada manzarasına karşı biraz dinlendik. Mutlu ve huzurlu, kültür ve sanat dolu bir etkinliğimizin daha sonuna gelmenin haklı gururu vardı yüreklerimizde:)


Bir sonraki Bienal'de karşılaşmak ümidiyle:)

1 yorum:

  1. Son gününe kadar ziyaret etmeye çalıştığım ama maalesef olmayan bienali, öyle güzel anlatmışsınız ki, sizin bakış açınızdan da çok keyif alıp, gitmiş kadar oldum:)
    Sevgiler,
    Şebnem

    YanıtlaSil

Yorumlarınız benim için çok önemli.
Üşenmez de web sitemin sağ en üstündeki "Bloguma Üye Olun"a tıklayarak sadece 2 saniyede üye olursanız, mesajlarınız "adsız" çıkmazlar ve ben de sizi isminizle tanıyabilir ve daha da mutlu olurum bilesiniz:)