reklam

Şarkılar, Taklitler ve Alçılar içinde bir Çocukluk

Hatırladığım ve anlatılanlardan bakıyorum da; komik çocukmuşum valla! O yıllarımda her türlü taklitler, animasyonlar, şarkılar ve girişkenlik bendeymiş. 

Henüz 5 yaşındayken bir gün, sabah uyanmışım ve dışarı çıktığımda, her gün beraber oynadığım arkadaşlarımın ortalıkta olmadıklarını görmüşüm. Tek tek evlerine gidip sorduğumda anneleri, okula başladıklarını söylediğinde ise şok geçirmişim. O andan itibaren hayatımın anlamı "okula gitmek" olmuş ve annemin başının etini yemişim "ben deeee!" diye. Kadıncağız ikna etmeye çalışmış tabi "2 senen daha var" filan diye ama dinleyen kim? 

Hemen abimin eski bir çantasına, gazeteler, Tom Miks, Teksaslar, Mr. No'lar, artık ne varsa bulup buluşturup tıkmış ve "ben okula gidiyorum" diye kapıdan çıkmaya kalkmışım. Annem bakmış iş ciddi, tutmuş elimden ve koyulmuşuz yola. Tam bir dört yol ağzına geldiğimizde, demiş ki: "Bak bu tarafta ilkokul var tamam ama, bu tarafta da çok güzel bir anaokulu var. Salıncaklar, bebekler, oyunlar, ne istersen... " Bendeki cevap: "Ben, kağıt-kalemli okul istiyorum!" Vay ben ne çocukmuşum, laflara bak!:) Zaten bebekliğinden beri her gittiği misafirlikte rahatsızlık vermesin diye "aaa çok akıllı çocuktur o" denip, kucağına resimsiz ansiklopedi konan çocuktan ne bekliyorsunuz? 


Annem bakmış ki olmayacak, okula girmiş ve müdürle görüşme talep etmiş. O esnada müdürle sohbet muhabbet ederlerken, annemin "yaşımın küçük olmasına rağmen, benim esasında ne kadar zeki olduğuma" müdürü ikna etmeye çalıştığı esnada, ben devamlı taklit ve animasyona işleyen aklımla, odada, anons yapmak için kullandıkları "mikrofonu" görmüşüm ve mest olmuşum tabi. 

Saç fırçalarıyla; mikrofon ve evin perdeleriyle; sahne kostümü yapa yapa ne kadar bunalmışsam artık, müdüre dönüp, "aaa fikon var burda. Amca sen şarkıcı mısın?" filan gibi şapşal şapşal sorular sormaya başlamışım. Fikon derken "mikrofon" demeye çalışıyorum malumunuz... Allahtan adamcağız anlayamamış ve "ne dedi?" demiş anneme.. "Yok, mok bişey demedi" diye annem konuyu zor kapatmış. O sırada müdür de anneme, daha yaşımın çok küçük olduğunu ve değil bu sene, seneye yani 6 yaşındayken bile okula almasının söz konusu olamayacağını söyleyerek güzelce uğurlamış. 

Okulun dışına çıktığımızda, ben kabul edilmediğimi anlayıp, bir anda, o inatla, yağmur sonrası çamurlanmış yollarda, yerlere yatıp hafiften debelendiğimi bugün gibi hatırlıyorum. Belki de çok anlatıldığındandır bilemedim. Bir anne için ne zor ve iğrenç bir durum:) 

Neyse o kadar diretmişim ki, belli ki canına tak etmiş ve elimden tuttuğu gibi, az önce ayrıldığımız müdürün odasına tekrar gelmişiz. Annem, ne yaparsa yapsın, beni ikna edemediğini, "okul" deyip, başka bir şey demediğimi, bir şans vermeleri konusunda yapılacak bir şey olup olmadığını anlatırken, nihayetinde sağolsun Müdür bey demiş ki: İyi tamam hadi o zaman gidin sınıflardan birine girin, zaten ortamı görünce, kendi sıkılır kaçar hemen. 

O andan itibaren Alllaaaahhh tutmayın beni! İlk kapısını çalıp, içeri girdiğimiz sınıfta, yaşlı, tonton, nur yüzlü bir öğretmen teyze vardı. Daha ilk andan melek gibi gelmişti gözüme. Bizi sakince ve güleryüzle karşıladı. Annem durumu izah etti ve hemen kabul etti sınıfına misafir olarak.  İlk dersime girmiştim bile. Ollleeeyy!!! 

Daha annemle birlikte, yeni yerleşmişken sıraya, "Şarkı söylemek isteyen var mı? dedi öğretmen.  Birileri parmak kaldırıyor ve tek tek kalkıp hünerlerini sergiliyorlar. İşte tam da aradığım, haşır neşir olduğum ortam yahu. Hem de ev ahalisinden ya da eve gelen misafirlerden çok daha fazla izleyici ve çok daha fazla alkış demek bu. Az önce diğer çocuklardan gördüğüm gibi, hemen parmak kaldırdım. Söz verilince, dedim ki "Ben Fransızca bir şarkı söylemek istiyorum". Ohooo olay oldu tabi. Hemen başladım Paris dolaylarından döktürmeye. "Freröööö Jaaakö Freeeerööö Jakööö. Dormeee vu" Alkış tufanı koptu kimse ne dediğimden birşey anlamasa da, yabancı dilde şarkı söylüyordum ve bu takdir edilecek bir şeydi. Az sonra "Dağ Başını Duman Almış"tan başlayarak, bildiğim bütün marşları söyletek sınıfı iyice coşturmuştum bile.

Bu komik macera ile başlayan okul serüvenim, ilkokul ve ortaokul dönemlerinde her zaman aynı derecede büyük bir aşkla devam etti. Yaz tatillerinde okulumu özlerdim. Kırtasiyelere girer, havayı koklar "ahhh okul kokuyor mis gibi, hadi açılsa artık" diye heyecanlanırdım. Okul da okul gibi değildi ama. Cennet gibi bir yerdi gerçekten. Eskiden gül bahçesiymiş ve kenarlarındaki yeşil alanda, bibirinden güzel ağaçların altında, hayatımda bir daha başka yerde görmediğim büyüklükte ve renklerde harika güller olurdu. Her teneffüs bir hevesle koşar, tek tek hepsini önce arı kontrolünden geçirdikten sonra hiç bıkmadan koklardım. Hatta tatillerde okulu öyle özlerdim ki, okulun açılma saatine kadar sabredemez, bir gece öncesinden ütülü önlüğümle yatar ama Allah vermeye de buruşmasın diye de hiç kımıldamadan ve dönmeden uyumaya çalışırdım:)) 



Bir diğer önemli özelliğim de; Kemik yapım çok narin olduğu için, maalesef her düştüğümde illa ki kollarımın kırılmasıydı... 

Unutulmazlar arasına giren bir başka anımda ise; İlkokul mezuniyet töreninde, eski istanbul'u canlandırmamız gerekiyordu. Eşlerimizle şık şıkırdım giyinmiş, sırayla yürüyüp, o zamanın nazik danslarını ediyor, yok efendim yerlere mendil atıyor, bir elimizle de şemsiyemizi döndürüp duruyoruz. Bilirsiniz o sahneyi, Çalıkuşu'ndaki Kamuran ve Feride dönemimin kostümleri gelmiştir herhalde gözünüzün önüne...


Tam o büyük şova birkaç gün kala, ben yine yapıyorum yapacağımı ve maalesef düşüp kırıyorum kolumu yine, iyi mi? Koca bir alçı! Hiç bir narin İstanbul hanımefendisinin kıyafetine yakışmayacak ve sığmayacak halde kolumu kaplamış durumda öööylece taş gibi duruyor. Sağolsun çıtı pıtı incecik bir sınıf öğretmenimiz vardı ki, hala her fırsatta arar hatırını sorar ve bayramlarını kutlarım. Onun hala gözümün önünden gitmeyen uçuk pembe, ipek kumaştan ve kenarları tüylü müylü,  pelerin gibi bir aksesuarı vardı... Görüntüyü kurtarmak için onu getirmişti bana evinden... Alçılı kolumu da saklamak için, o zamanki dans edeceğim yakışıklı artık kimse, onun koluna girdiğimi ve o ağır alçıyı da bir müddet de olsa, bir güzel ona taşıttığımı, diğer elimle de kenarları fırfırlı pembe şemsiyemi fırıl fırıl döndürerek sahnede bir kuğu gibi süzüldüğümü hatırlıyorum. Heheh dışı sizi yakar, içi beni tabi:)



İlkokul hayatım boyunca, böyle böyle tam 4 kere alçının ne demek olduğunu tecrübe ettiğimden, ortaokula başladığımda en sevmediğim ve en zorlandığım ders; herkesin en favorisi olduğu için size komik gelecek belki ama; Beden Eğitimiydi. 

Okul toplantımdan dönen annemin, abimi de çalışmaya teşvik etmek için söylediği şu söz hala kulaklarımdadır: "Utanmıyorsun di mi? Çocuğun bir 8'i yok. Bütün notları 9-10... 9-10... Abimin cevabı hiç gecikmeden gelmişti: "Ne olmuş yani? Bende de hiç 8 yok. Hepsi 1-2 :))) 

Aslında hiç 8'imin olmadığı doğru değildi. Bir tane de olsa Beden dersi 8 gelirdi, ona da sinir olurdum. Yok valla, hiç bir zaman öyle gece gündüz ders çalışan "inek öğrencilerden" olmadım ama bir gün olsun "çalış evladım" da denilmedi bana. Sorumluluklarımı her zaman kendim bildim. Sınav öncesi son gece, TV'deki bütün programlar bittikten sonra, artık izleyecek hiç bir şey kalmazsa, odama gider, masa lambamı açar ve başlardım çalışmaya. Her zaman gece daha verimli çalışan birisi oldum. Çok sınav varsa ve daha erken başlamam gerekirse, panjurları, perdeleri kapatır, odanın ışığını açarak kendimi geceymiş gibi kandırmaya çalışırdım bazen.


Tekrar tekrar aynı kitabı okumamak uğruna, ilk kez okurken bir yandan da önemli olduğuna inandığım noktaları belirler, görsel zekam daha baskın olduğu için, mümkün olduğu kadar eğlenceli görünsün diye, renkli renkli kalemlerle  başka bir kağıda not alır, onu yaparken de en az yer tutacağı şekilde küçücük yazmaya özen gösterirdim. Neden mi? Kitaptan çıkardığım özet iyice gözüme az gözüksün de, sonra onu da tekrar tekrar okumaya üşenmemeyim diye. 

Hatta siz de yapar mıydınız bilmem ama, diyelim ki bir Tarih kitabına çalışıyorum. Birkaç sayfa okuduktan sonra, illa ki hangi üniteye kadar sorumluysak, oraya kadar kalan sayfaları, resimlerini çıkararak sayardım. Bu şekilde moralim düzelirdi. Belki 6o sayfa var ama resimleri atınca kalıyor sana 40 sayfa, oh mis, Allah bereket versin! 

Başınıza gelmiştir ya da duymuşsunuzdur kesin... Öğrenci tayfası, "Teşekkür Belgesi" alabilecekken, takdir almak için ve "Takdir" alması garanti olduğunda da, okul birinciliği yarışına girdiği için, ders yılı sonlarına doğru hocalarından ekstra puan toplama derdine düşer hani? Gider Matematikçi'den, Fizikçi'den filan not dilenir...  Ben de tüm güzel notların arasında, karnemin güzelliğini bozan, o Beden dersi yüzünden gelen 8'e gıcık olurdum, ama onurumdan gidip o notu da isteyemezdim. Çünkü gerçekten katı mizaçlı, uyuz biriydi. 19 Mayıslarda, okulu temsil eden her türlü spor faaliyetinde en başta yer alırdım . Ama bu çabalarıma rağmen, bu ona yetmezdi. Ne kadar ince yapılı ve çıtkırıldım olduğumu bildiği, gördüğü halde, illa kollarımın üzerinde tek seferde hoop diye amuda kalkmamı beklerdi benden. Bir anda boy atmaktan ayakta zor duruyordum, amut da neydi Allah Aşkına? :)


O adam hiç bilmezdi ki, mazallah kırıldığında, o alçıları taktırmak başka bir dert, uzun süre iyileşmesini beklemek başka ve günü gelince gidip açtırmak da başka bir dertti. Zaten 1ay, belki 1,5 ay boyunca sımsıkı bir alçı içinde havasız ve daha da incecik kalmış, kararmış, sararmış, iyice tipi kaymış o kolu açmak için, hastanenin en acımasız tipli adamı elinde bir "hızar" aletiyle gelir ve üstünüz başınız uçuşan bembeyaz alçı parçalarıyla kaplanmış, etraf toz-duman içindeyken, siz, "Amanın! Kırık düzeldi ama, şimdi kolumu kesecek yanlışlıkla" diye yüreğiniz ağzınızda bir halde, sakin durmaya çalışırken, o da, bu göz gözü görmez ortamda, alçıyı bir uçtan diğerine, oflaya puflaya hızarla kesmeye çalışırdı. Aman Allah düşmanıma vermesin:)

Bir keresinde aynı "Bedenci", hepimizi inci gibi yan yana spor salonda sıraya dizmişken, bir anda bana döndü ve hemen bir şarkı söylememi istedi. Aniden istenince, o an benim dimağ durdu tabi. Yahu repertuarında yüzlerce (hadi biraz da abartayım "binlerce") şarkı olan o yaştaki çocuk- ki bahsettiğim yıllarda 11 yaşında filanım- o saniye için dondum kaldım, aklıma bir tane bile şarkı gelemedi söyleyecek... Daha düşünmeye başlamamın 30. saniyesi olmadan, "tamam cezalısın o zaman, 30 şinav çekiyorsun" demez mi? 


Ben kim, şinav kim? Kollar cam gibi, dokunsan "çıt"! Bir sonraki dönem, huzurumu kaçıracağını bildiğimden,  onun bu "höt-zöt" ve kibirli tutumundan kurtulmak için, çok istemememe rağmen, mecburen rapor aldım. Hala kendisini bu derece hürmetle andığıma göre, bir çocuk; dersten, okuldan, spordan, hocadan nasıl soğutulur, çok iyi biliyordu, burası kesin.

Herkese; insanı, en sevdiği şeylerden soğutan böyle kibirli kişilerden, dolaylı-dolaysız sebep olacakları her türlü acıdan, kırıktan, alçıdan, dikişten, gaz, toz ve dumandan uzak, bütün bunların yerine bol güneşli günlerde, yemyeşil bir ağaç gölgesinin sunacağı gibi, sevdikleriniz arasında keyifli ve huzurlu bir hayat geçirmenizi dilerim. Anlarsınız ya! :) 

1 yorum:

  1. Samimi ve akıcı yazım tarzınızdan çoook hoşlandım. Kalan sayfaları resimleri çıkarıp saymayı anlatırken, sanki kendimi gördüm orda.Ellerinize sağlık!

    YanıtlaSil

Yorumlarınız benim için çok önemli.
Üşenmez de web sitemin sağ en üstündeki "Bloguma Üye Olun"a tıklayarak sadece 2 saniyede üye olursanız, mesajlarınız "adsız" çıkmazlar ve ben de sizi isminizle tanıyabilir ve daha da mutlu olurum bilesiniz:)