reklam

Amara Dolce Vita Hotel'de Adı Gibi Tatlı Bir Tatilden

Koşuşturma dolu yoğun bir temponun arasında 4-5 günlük bir Antalya tatili, gerçekten doping gibi gelir umuduyla, bolca methini duyduğumuz Tekirova'daki "Amara Dolca Vita Luxury Hotel"e gitmek üzere bavulumuzu hazırladık. 

Yağmurlu bir İstanbul sabahını ardımızda bırakarak, kara bulutların da etkisiyle türbülanstan türbülansa hoplaya zıplaya geçirilen eğlenceli(!) bir uçuştan sonra yemyeşil palmiye ağaçlarıyla, masmavi gökyüzüyle ve lacivert deniziyle bizi karşılayan Antalya'ya inmiştik bile. 



Otele vardığımızda bizi altın varak, krem ve siyah tonlarıyla, devasa avizesiyle, sütunlar, heykeller ve yağlı boya tablolarıyla oldukça şatafatlı, İtalyan mimarisi ağırlıklı bir bina karşıladı... İlk izlenim benim için etkileyiciydi.



2006 yılında açıldığını ve 700 yatak kapasiteli olduğunu öğrendiğimiz otelin tamamında, aynı şıklık ve kalite hakimdi.  




Etrafı tanıtan görevlinin anlattıklarından hatırladığıma göre, içinde 15 kadar farklı konseptte A la Carte Restaurant ve 7 büyük havuz bulunuyormuş. 


Deluxe odamıza geçtiğimizde de yine aynı ferahlık, konfor ve şıklıkla karşılaşmak güzel oldu. İşte nihayet tatil başlıyordu. 


Eşyalarımızı yerleştirmenin ardından, biraz odada dinlenip, hemen kendimizi etrafı keşfetmek üzere dışarı attık ve "ne, neredeymiş" öğrenmeye başladık. Benim önceliğim tabi ki de yemeklerdeydi:)

Öğle yemeği için ilk kez şereflendirdiğimiz Açık Büfe'ye önce biraz temkinli yaklaştık. İçten içe bu günlerin popüler deyimiyle "yemezler!" dedik. Çünkü zaten hala mehter takımı kıvamında iki alıp bir verdiğimiz "göbek nahiyesi fazlalıkları"yla başımız dertteyken, cazibelerine kapılıp lezzetli-lezzetsiz bi' dünya yemeği mideye indirip, dönüşte bir de onların vebalini çekmeye hiiiiç niyetimiz yoktu. Açık büfelerden pek haz etmem bilenleriniz bilir:)

Geçmiş tecrübelerden ders alarak, çok bilinçli bir şekilde, taktiğimizi belirledik ve dedik ki; ilk gün, gözümüze hoş görünen, canımızın çektiği şeylerden birer kaşık alıp, tadına bakalım, sonra zaten hem nefsimiz körelir, hem de hangileri sevdiğimiz tadda çıkmazsa, onları da elemiş oluruz. Bu niyetle, ondan-bundan tadımlık derken, biri sıcak, biri soğuklardan oluşan 2 tabakla açılışı yaptık.


İlla ki bol salata ve zeytinyağlı sağlıklı mezelere ağırlık vererek, ön elememizi yapıp, ilk andan itibaren tarzımızı belirledik güya. Sabah kahvaltıları haricinde hiç ekmek yememek de aklımızın bir köşesinde ama şu ekmek standındaki çeşitliliğe insanın içinin gitmemesi mümkün mü sorarım size a dostlar? Hele de benim gibi bir hamur işi canavarının? :))



Neyse ilk günden sonra ortama uyum sağlayıp, gerçekten de bol bol zeytinyağlı ve salata ağırlıklı şeyler yemeye çalıştık. Evet şaka değil işte tabağım yanda gördüğünüz gibiydi genelde. Çok sağlıklı değil belki. Mısır ve havuç, şeker deposu biliyorum ama bunu bile takdir etmek gerek, çünkü o  şartlar altında, acı acı rokalara benden başka dönüp bakan bile yoktu valla:)

Yemekleri mümkün olduğu kadar az-öz aldık, kendimizi tutmayı başardık diyebilirim, amma velakin, 3 ayrı standdan oluşan o tatlı bölümü yok mu, o tatlı bölümü? Sütlü, şerbetli, unlu artık Allah ne verdiyse bütün tatlılar bize "geeeeel, gel" yapıyorlar. "Oğlum bak git!" desen, ne fayda?



Yanında ayrıca dondurma standı ve onlarca farklı meyveden oluşan başka alternatifler de var ama onları şu anda kimin gözü görecek ki? 

Biz hedefe kilitlenmiş halde en can alıcı tatlıları seçip, puan vermeye başlıyoruz. 

Hepsi birbirinden güzel olmakla beraber, ortak kararımız o ki; Amara Dolce Vita'nın Şerbetli Tatlı Ustası tek kelimeyle aşmış! Bütün o fıstıklar, cevizler, bademler filan hakkıyla, hatta fazla fazla kullanılmış ve lezzetleri öyle böyle değil bi' harika! Baklavaydı, burmaydı, sarmaydı, şöbiyetti derken, eee hani ne oldu bizim kontrollü yeme programı? 

"Tatlılara dur diyemiyorsak, bari onun haricinde az kalori alıp, sağlıklı beslenelim" diye, ikinci gece için otel içindeki A la Carte'lardan , manzarasının şahane olduğunu duyduğumuz balık restaurantı "Pescatore"ye rezervasyon yaptırdık (bu hizmetlerden yararlanabilmek için kişi başı 15 ila 20 Euro arası ekstra bir kuver ücreti ödeniyor rezervasyon esnasında)  


Eşsiz manzaraya sahip bu restaurant, devasa bir alana yayılan otel arazisinin, en tepesinde yer alıyor. Lobinin önünden özel golf arabasıyla alınıp, yine otele ait olan ve içinde atların, tavşanların, pelikan, keçi, ördek gibi hayvanların yer aldığı "Mini Zoo" dedikleri çiftliğin yanından geçerek ve her birini gördüğümüze çocuklar gibi sevinerek yukarı getirildik.

"Manzara" odaklı olduğumuzu özellikle belirterek rezervasyonumuzu yaptırdığımız halde, manzaraya hakim olan kenar masalar yerine, hiç bir şey görmeyen iç masalardan birine bizi oturtmak istediklerinde, bunu kabul etmeyeceğimizi açıkça belirttik. 

Çünkü rezervasyon esnasında sadece kişi sayısı alınıyor ve herhangi bir masa seçimi sunulmuyordu. O zaman önde oturacaklar neye göre belirleniyordu? Orada tutulan boş masalar kimin için neye göre ayrılmışlardı? Öncesinde ödediğimiz kuver ücretin yanmasının da hiç önemli olmadığını söyleyerek, yemeği iptal edip, derhal ayrılmak istediğimizi belirttik.  O esnada mekanın yetkilisi, ön masaların boş olanlarından istediğimizi seçebileceğimizi söyledi aniden... Neden şimdi? Ne oldu bir anda? 



Neyse... Hiç bir tatsızlığın, kısacık ve pek değerli tatil keyfimizi kaçırmasına izin vermeyeceğimiz için, olanların üzerinde durmamayı ve yerimize geçip, henüz güneş batmadan, bu muhteşem manzaranın tadını çıkarmayı seçtik.

Bu esnada güler yüzü ve efendi tavrıyla masamızla ilgilenecek olan garsonumuz Sami Bey geldi ve menüyü anlatırken, tüm soğuk mezelerin ve sıcak deniz mahsullerinin standart olarak zaten ikram edileceğini, bizim ise sadece içecek, salata, ana yemek ve tatlı tercihlerimizi belirlememiz gerekeceğini anlattı. 



Bu esnada fonda harika bir saksafon müziği çalıyordu. Hevesle etrafın resmini çekerken, yanımızdaki Deniz Fenerini de fotoğraflıyordum ki, o da ne? En tepesinde bir müzisyen, meğer canlı olarak çalıyormuş. Bütün gece şarkı seçimleriyle ve yorumuyla mest etti herkesi.

Bu esnada, soğuklar, ara sıcaklar ve Karides Çorbası derken zaten oldukça doymuştuk bile. 



Karides Çorbası, bana Paris'e her gittiğimizde uğramadan geçemediğimiz Leon de Bruxelles'in Midye Çorbalarını anımsattı. Hiç bitmesin istedim:)



Derken salatalar ve ardından Kalkan ve Orkinos Balıkları servis edildi. Yahu yeter! :)


Daha önce hiç Orkinos denediniz mi bilmiyorum ama ilk görünümüyle kendisini bilmeyen birine "Antrikot" diye yutturabilirsiniz. Tadı da kırmızı eti andırıyor ve benim normlarıma göre dokusu biraz fazla sıkı ve sert. "Bir daha yer misin?" derseniz, ı-ıh hiç sanmam.



"Kalkan" ise çocukluğumdan beri hiç şans vermediğim bir Balık olarak, buradaki sunumuyla gönlümde yumuşaklığıyla, lezzetiyle ve kolay ayıklanabilmesiyle taht kurdu. Tek kelimeyle enfesti.

Yemeklerin hepsi birbirinden lezzetliydi ama gecenin yıldızı Karidesli Çorba ve Kalkan Balığı oldu. Hafif yiyelim diye seçtiğimiz balık gecesi, mide fesatına uğrayacağımız bir lezzet patlamasına dönüşmüşken, Garsonumuz hala "şimdi tatlılar ve meyveler geliyor kahvelerinizi nasıl alırsınız?" diyordu. 

"Yapmayın, etmeyin" derken, baktık bırakmayacaklar, o zaman sadece "tadımlık 1 çatallık" olsun diye anlaştığımızı zannettiğimizde olanlardan habersizdik. Yine kocaman ve karışık bir tatlı tabağı, dondurma ve o da yetmezmiş gibi yanında da güveçte fırın helva geldi. 

İnanılmaz ikramlar, muhteşem bir manzara ve güler yüzlü, saygılı ama aynı zamanda cana yakın garsonumuz Sami Bey'le daha da mükemmelleşen bu akşamın sonunda, oradan çok memnun ayrıldık. 



Genelde sezonluk çalıştırıldıkları için kalifiye eleman bulma konusunda sıkıntı yaşanan Antalya gibi bir şehirde, ilk adımımızı attığımız andan, buradaki son günümüzü geçirmekte olduğumuz şu ana kadar, her seviyedeki otel personelinin aşırı nazik ve ilgili davranışları ile Amara Dolce Vita, anılarımızda özel bir yer edindi.


Öyle ki; Güneşlenirken, bir otel elemanı yanınıza gelip, "gözlüğünüzün camının temizlenmesini ister misiniz diyor" ve gıcır gıcır parlatıyor. Açıkçası bu kadarını da beklemiyorduk. :)


Booking.com

5 yorum:

  1. Muhteşem bir yazı yazmışsınız
    Her zamanki gibi
    Okuduk,gördük,sevdik,bilgilendik
    Var mı sizin gibisi?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ohhhh bayıldım bu mesaja. Sizin gibisi de yok! Çok teşekkürler:)

      Sil
  2. Anlatımınızın sadeliği ve sohbet havasında olması sayesinde adeta bende sizle seyahat ettim :) Ayrıca son paragrafta bahsettiğiniz konuya tamamen katılıyorum, yetkili birilerinin bu konuya el atması gerek bence :/

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. İlginize ve bu konudaki hassasiyetinize teşekkür ederim.
      Sevgiler:)

      Sil
  3. ayni yazi amara da gecirmisiz :) cocuklu tatil gozuyle bakinca biz de farkli yanlariyla cok ama cok memnun kaldik bu tesisten. gecen seneki deneyimimiz ise hayal kirikligi oldu baska bir tesiste. citayi yukseltmemek mi lazim nedir :)

    derli toplu gayet objektif bir yazi olmus. yazilarinizi okumaktan buyuk keyif aliyorum :)

    YanıtlaSil

Yorumlarınız benim için çok önemli.
Üşenmez de web sitemin sağ en üstündeki "Bloguma Üye Olun"a tıklayarak sadece 2 saniyede üye olursanız, mesajlarınız "adsız" çıkmazlar ve ben de sizi isminizle tanıyabilir ve daha da mutlu olurum bilesiniz:)